kapat
23.09.2003
YAZARLAR
ATV
EKONOMİ
limasollu
TÜRKİYE
DÜNYA
POLİTİKA
SPOR
MEDYA
SERİ İLANLAR
METEO
TRAFİK
ŞANS&OYUN
ACİL TEL



GREENCARD

'Acılar mizahçının malzemesidir'

"O yılları yaşayan tüm çocuklar gibi benim ve yakınlarımın çektiği acılar malzeme oldu filmimize. Belki de filmin en komik yerleri de bu acıtıcı hikâyelerden çıktı" diyor Yılmaz Erdoğan

Vizontele, Yılmaz'ın çocukluğunu anlatıyordu.. Vizontele -Tuuba ise, "çocukluğunun son yazı"nı ve ilk gençlik yıllarını.. Ama aslında her ikisi de sonuçta uzak sessiz ve yalnız bir kente ve biraz da ülkenin genel panoramasına dokunuyor(du).

Peki, neydi o Hakkari'de geçen çocukluk? Sümbül Dağı'ndan ve Zap suyundan başka bir dünya tanımayan... Zap ırmağının sesinden çocuk şarkıları besteleyen... Yoksulluğun çok uzak olmadığı... Mahallesinde hep işsizlik olan ama "iş" de yapılan hem de "iş " yapanların çok olduğu, yani bu "iş" yüzünden Toyota marka otomobilin adının "Tozota" olarak değiştirildiği...

Ve her seçimde "yoksunluk"a oy verildiği..

"Hiç kimse"lerin, "Hiçbir şey" yapsın diye Meclis'e yollandığı...

Ama çocukların "çöplüğe" atılmadığı bir çocukluk!!....

"Karadağlar kar altında kalanda..

Ben gülmezem, dil bilmezem..

Hakkari'den Angara'ya yol bilmezem..

Bebek hasta, bebek ölür, bebek ataş içinde..

Angara'da Anayosa..

Bu işin mümkünü yok mu Hasso..

Yap bize de iltimaso..."

12 EYLÜL FİLMİ Mİ?
Yani, Şemsi Belli'nin bu muhteşem şiirinde anlatılan kentte ama bir farkla "70'lerde" geçen bir çocukluk! İşte, bu sözcükleri ve daha pek çok şiiri, hafızamda sıklıkla tazeleyerek gezip duruyorum Gevaş sokaklarını, filmin mekanlarını... Yılmaz'a finalde sorulacak soruyu baştan soruyorum.. "12 Eylül filmi mi yapıyorsun?"

Yılmaz cevaplıyor.. "Hayır hayır bir hadise anlatmıyorum.. O belgeselcilerin işi" diyor..

Yani, yazıp çektiklerinin, bir "olay" ya da "an" olmadığını ama büyük hadiselerin(mesela 12 Eylül öncesi ve sonrasının) küçük dünyaları ve tabii ki kendi kasabasındaki bir versiyonu olduğunu söylüyor..

"Benim filmimde gerçek hayat birebir yok.. Ama hayatla filmi çok karıştırıyoruz... Tabii ki anlattıklarım hayatım da dahil olmak üzere tanık olduklarım, dinlediklerim, gördüklerim.... Yani gerçeklikten uzaklaşmıyoruz.. Yaşanan acı, hüzün ne varsa anlatıyoruz ama sonunda üslup olarak masalı seçiyorum.."

Bizim "ışık hızı"yla gidip geldiğimiz ve çok kısa bir süre kaldığımız Gevaş'ta, duvarlarda, kullanılan malzemelerde, kimi planlarda "ağır politik" unsurlar farkediyoruz... Afişler, duvar yazıları, fraksiyon çatışmaları, Lenin, Mao, Stalin posterleri vs... ( Bu arada. filmde kullanılan tüm afiş ve posterler, Tarih Vakfı'nın arşivlerinden yararlanılarak ve tıpatıp basımı yapılarak hazırlanmış...)

Elbette, henüz "doğmamış film"in ayrıntılarına girmek racona uymaz ve bir yönetmene de sorulmaz ama "kaynak ve oyunbozanlık" yapıyoruz yine de! "O, bildik 'kan ve ateş günleri' ne kadar var filmde?"

"12 Eylül'e uzanan tüm yolculukları ve tabii ki 12 Eylül gecesi ve sonraki günlerini bu uzak kasaba ve kentler de yaşadı.. Elbette ben de.. Hem de Hakkari'de.. Neler söylenebilir şimdi.. Ben hayatımın 20 yılını devrimci olarak geçirdim ki bunu hala yüreğimde taşıyorum... Değişmek!.. Evet değişmeliyiz tabii. Ama değişen yüreğim değil beynim Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki 12 Eylül öncesinde hepimiz, hep birlikte ülkeyi tahrip ettik ama en çok da ülkeyi yönetenler tarumar etti.."

O YILLARIN ÇOCUKLARI
Biliyorum, yazıya fazlasıyla karamsar ve ağır başladık ve Yılmaz'ın "tırnak içi" söylediklerinden, sanki, Vizontele-Tuuba'nın acılı, hüzünlü bir hikaye anlatacağı anlaşılıyor sanki..

Ama Yılmaz, "daha senaryo aşamasındayken gördüm ve seyrettim" dediği filmi için "Hüzünle neşenin harmanlandığı bir hikaye, hatta kendi acılarımla dahi alay ettiğim bir film" diyor..

"Hüznü neşeyle, fıkralarla anlatıyoruz.. Acılar mizahçının en büyük malzemesidir. Bir dönemde geçen ve bütün o dönemin çocukları gibi ben ve arkadaşlarımın yakınlarımın, tanıştıklarımın çektiği acılar, acıtıcı hikayeler filmde en komik malzememiz oldu.. Ama uzak bir kasabada kendi dünyasında yaşayan, hiç de politik olmayan insanlar da.. Ailemden anektodlar da ve daha pek çok mizahi ayrıntı.."

Erdoğan, bir önceki filmde Ömer Faruk Sorak'la paylaşmıştı filmin yönetmenliğini.. Burada ise "bir başına"...

"Yahu, yazıyorsun, çiziyorsun, oynuyorsun, yönetmenlik yapıyorsun.. Bir de üstüne üstlük tüm ekibe ya da konuklara yarenlik, arkadaşlık yapıyorsun, zaman kalırsa da patronluk... Olabiliyor mu sahiden hepsi birden.. Kapasiteyi dağıtmıyor musun?" sorusunun tam zamanı...

"Kamera arkasındayken zaman zaman kendi rolümü ve çekimlerimi unuttuğum da oldu, ama tam öyle değil.. Açıkçası hiç yorgunluk hissetmiyorum.. Bir de tabii ki eğlenerek çekiyoruz filmi.. Eğlence ve neşe olmazsa film de bitmez.. İnsan zaten aklında seyrettiği filmi çekince bu dediklerin olmuyor.. Sıkıntı ve gerginlik tabii ki olabilir ama hayata olduğu gibi burada da olup bitenlere güleryüzlü ve bakabiliyoruz"

ASKERLİĞİN BİTMEZ...
"Eğlenerek çekmeye" bir örnek mi istersiniz?.

Benim tanık olduğum hatta tüm arkadaşların kahkahaları koyverdiği saatler..

Ata Demirer, bir gece önce gelmiş Gevaş'a...

Ekibin kaldığı DSİ tesislerinde, yemek sonrası kelimenin tam anlamıyla "ayaküstü" kahkaha attırdıktan sonra, bir sonraki akşam çekilecek planları için sette sırasını bekliyor.. Biz de...

Demirer, bekliyor, bekliyor ama beş altı saat geçmiş bu arada..

Hem de filmde görüneceği "cakalı köstümü"yle..

Olur ya, sıkılmaktan değil de meraktan soruyor daha doğrusu Yılmaz'a kibarca biraz da ürkekçe haber gönderiyor!.

Yılmaz'dan haber "tez" geliyor!

"Ata'ya söyleyin merak etmesin. Onun askerliği bitmez!"

Ya da "ömür törpüsü" ışık hazırlığı sırasında, "lunapark meydanı"nda dişe dokunan, ele gelen ne varsa "oyuncak" oluyor tüm ekip için... Beş atış yirmibeşten, foto-Tarkan'a kadar...

Asık suratlı, gerilimli bir set yok kısacası..

Gevaşlıların tel örgüler ardındaki motivasyonu da cabası.. Sanıyorum ki, ekibin kasabada kaldığı süre boyunca "televizyon reytinglerinde hatırı sayılır bir düşüş(!)" olmuştur Gevaş'ta..

Gündüz ya da gece farketmiyor, kalabalık her defasında daha da artıyor..

BABAM SAĞOLSUN!
Ve kimse de soramıyor, sormak da istemiyor tabii..

"Kardeşim film mi oynatıyoruz burada?"

Evet, Gevaş'ta film çekiliyor..

Hayat bir süreliğine bayram oluyor, kasalar doluyor, şenlik sürüyor...

Dağlara, taşlara "Tuuba" yazılıyor, bazen de "Tek Yol Devrim"; sinema duvarlarına da kömür kalemlerle "Sönmez yüreğimdeki alev, Selim Serap'ı seviyor" kazınıyor..

Bir de koca puntolarla,"Babam sağolsun!"... Van Gölü kıyısındaki, sıcak yaz günlerinde yeşil bör örtüyle, soğuk kış akşamlarında karla kaplı "Kasaba" bir mutluluktur yaşıyor...

Gevaşlılar'dan cevap tez geliyor;;

"Vizontele Tuuba ekibine başarılar... Burak Market!"

Ve çekimler, "sonbaharın sarısı kasabaya düşeceği" bir dönemde bir iki haftaya kadar da tamamlanıyor...

Uçakta birlikte döndüğümüz, "Mükremin Abi'nin Fadıl'ı, Bican Günalan veriyor sonsözü....

"Bilmiyorum ki... İlk filmde de benzer duygular yaşamıştım.. Biz acaba kötülük mü yapıyoruz iyilik mi? Düşünsenize, sanki kasabanın birine bir 'uçan daire' gelmiş, aylarca mutluluk dağıtmış, kasabalılar, 200 kişiyi bulan "uçan daire sakinleri"yle ahbap, arkadaş olmuşlar, kendilerinden saymışlar.. Ama birdenbire ayrılıyor uçan daire kendi gezegenine dönüyor... Ve "kasaba"ya kar yağıyor.... Van gölü görünmez oluyor, kent çok uzakta kalıyor..."

Nebil ÖZGENTÜRK


Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya tıklayın

<< Geri dön Yazıcıya yolla Favorilere Ekle Ana Sayfa Yap
Destek Paketi
Sarı Sayfalar
GreenCard


Sizinkiler
TEMA

Copyright © 2003, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır