|
 |
|

HINCAL ULUÇ
Bizim yazarlarımız ve.. Hoş geldin Sevgili Umur..
Telefon etmişti, yıllar önce, "Bir buluşalım" diye.. Gizli kapaklı buluşmalardan hoşlanmam.. Kalktım Milliyet'e gittim.. Odasına.. Genel Yayın Müdürü idi.. Uzun uzun konuştuk. Özeti "Seninle çalışmak istiyorum Hıncal.." idi.. Koşulları konuşmadım bile.. Çünkü Sabah'ı bırakmam söz konusu değildi.. Kendimi mutlu hissediyorsam, hayatımda değişiklik yapmam.. 'Mutlu'nun, daha mutlusu yoktur bana göre de, ondan.. Bir de iş hayatımda hiç bırakıp gitmedim.. Ya işyeri bitti, ya beni kovdular.. Anlattım.. "Seninle çalışmak keyifli olacaktı ama.." dedim..
"İnşallah bir gün, bir yerlerde.." dedim..
Gazeteye alenen gelişim, içeride bazılarını heyecanlandırmış, bazılarını da telaşlandırmış. Onlara anlattım ki, merak edecek bir şey yoktur.. Ben yerimde kalıyorum..
Kısmet Milliyet'te değil, Sabah'ta buluşmakmış.. Umur Talu da benim yolumu seçti, yöneticiliği bıraktı yazarlığı seçti..
Hoş geldin Umur.. Hoş geldin..
ooo
Ben Paris'te iken (Efem..) Mehmet Barlas bir tavla tartışması başlatmış "Bu şans oyunudur, zarı gelen kazanır" diyesi..
Emre Aköz de hemen karşı çıkmış.. "Şans değil ustalıktır" diye.. Eskiden Sabah da Avrupa'da basılırdı. Orada iken gazetesiz kalmazdım. Şimdi yok, bu yüzden ancak dönünce okuyabildim bu sevimli tartışmayı..
Adam gibi tartışmayı bilsek, güzeldir, yazması da, okuması da.. Fikrin bittiği yerde küfür başlıyor ya.. Lafı az olanlar anında sövüyor ve tartışmayı daha başlamadan bitiriyorlar.
Mehmet'le Emre'nin tavla yazıları çok şirindi..
Ben sonuna kadar Emre'nin yanındayım.. Tabii tavla zar oyunu.. Ama önemli olan atılan zarı doğru oynamak. Yani fırsatları iyi değerlendirmek..
Tavlayı izleyin.. Hayattır.. İyi fırsatı kötü oynayan ve hep kaybedenler.. Zara söveceğine, geleni en iyi oynama yollarını arayanlar ve kazananlar.. Korkak, kaçak oynayanlar.. Açık, cesur, atak oyunu seçenler.. Gerçek hayatın tipleri, tavla başına yansır..
Tavla önemli oyundur. Oyunu seyretmek kadar, oyuncuları izlemek de müthiş keyif verir bana.. Bunca yıllık kişisel gözlemlerim, Emre'nin yanında yer almamı gerektiriyor.. Acemi bir kez kazanırken, usta bine varır tavlada..
Emre fevkalade keyifle okuduğum bir köşe yazarı oldu. Engin kültürünün devamlılığı var. Durmadan okuyor.. Beyin bu kadar dolu olunca, yansıması da dolu dolu oluyor. Üslubu da iyi..
Geçen yıl bu zamanlar pek çok yazarımız birden köşelerini boşaltınca, iki kişi için tüm ağırlığımı koymuştum. Mansur ve Emre.. Mansur'da müthiş bir gençlik ve mizah duyusu vardı. Gençlerin sevgilisi olacağına inanıyordum.. Emre'nin ise iyi gazeteci olduğunu biliyordum.
Bugün ikisi ile de gurur duyuyorum. Beni yanıltmadıkları için de teşekkür ediyorum..
Emre, dün tavla yazarken, yazarlar arasındaki komplekslere de değinmiş.. "Konuyu öyle bir açıdan ele alırlar ki, konuyu açan yazarların adları yazılarında geçmez böylelerinin" diyor.. Çok da iyi diyor.. Ama derken iğneyi kendisine batırmayı unutuyor. Türk medyasının bu çok düştüğü tuzağın kurbanlarından biri de o.. Açık ve net benim yazıma yanıt yazılarını okuyordum ve resmen üzülüyordum.. "Hıncal ağabey" diye açıkça bana atıf yapmadığı için.. "Diyorlar" diye yazdı kaç kez, diyenin ben olduğunu bilirken.. Şimdi hatasını anlamış..
Tartışıyorsak, açık seçik olmak zorundayız. Okur bilmece çözmek zorunda değil.
****
Köşeler boşaldığında bizi en çok endişelendiren Güngör'ün boşluğu oldu..
Başka yazılar eksik, gedik olabilirdi, ama "Sabah diyor ki" adı üstünde Sabah'ın sesiydi, sözüydü.. Orayı kim doldurabilirdi ki?..
Bugün Sabah diyor ki, Sabah'ın en okunan köşelerinin başında geliyor.. Erdal Şafak, bilgi dolu, yürek dolu harika yazılar yazıyor. Masanın başında çala kalem değil, hergün bitmez tükenmez bir bilgilenme süreci sonunda kaleme alıyor yazılarını.. Bazen uğruyorum.. İç ve dış medya özetleri onlarca sayfa önünde.. Telefonları çalışıyor.. Bilgileniyor ve bunca yıllık deneyimlerinin, usta gazeteciliğinin ona kazandırdığı özümleme, yorumlama ve sunma gücünü en iyi şekilde kullanıyor.
****
Ahmet Hakan kendisine tavrım olduğunu sanıyor.. Benim insanlara tavrım yoktur. Fikirlere tavrım vardır. Ahmet'in bazı fikirlerine tavrım oldu. Hep de olabilir.. Olunca da yazıyorum zaten..
Mehmet Barlas'ın da karşı olduğum fikri çok.. Ama bir kültür dolu beyin de onda var.. Ve de harika bir üslup.. En ters olduğum yazılarını bile zevkle okumam bundan..
Asıl mesele de bu değil mi?. Sizin gibi düşünenleri kolay okursunuz. Hatta hoşunuza gider.. Mesele en ters düşünceleri okutmak değil mi?..
****
Sabah da belli bir görüşün yazarları yok.. Çok geniş bir yelpaze içinde yer alıyoruz. Bu gazeteyi alanlar her fikri, hem de en usta kalemlerden okuyorlar. İşin en güzel yanı da bu..
Kırıcı olmadan, güzel Türkçe'mizi kirletmeden tartışmalarımızı sürdürmeliyiz..
İşte size belki yazarlarının kendilerinin dahi farkında olmadıkları bir "Tesadüf" tartışması..
Pazar günü Ali Saydam köşesinde "Başarı"nın formülünü yazıyor..
3 C..
C'ler İngilizce üç sözcüğün baş harfleri..
Creativity, Consistency, Continuity..
Yani.. Yaratılıcık, Süreklilik ve Tutarlılık..
Yaratıcılık ve Tutarlılık, iki temel, dikkat buyurun..
14 sayfa sonra bir başka Ali, Ali Poyrazoğlu yazıyor.. Oscar Wilde'ı arkasına alıp..
"Düşgücü bulunmayanların son sığınağıdır, tutarlılık.."
Düşgücü, yani yaratıcılık, tutarlılıkla bir arada olmuyor yani.. Biri varsa öteki yok..
Hadi şimdi bu iki Ali arasında karar verin bakalım..
Başarı için hem yaratıcı hem tutarlı olacaksın..
Hayır olamazsın. Yaratıcı olamayanlar, tutarlılık bahanesine sığınırlar..
Pazar sabahı kafamda bir tartışma başlattı Sabah.. Şimdi iki Ali'yi kapıştırabilirsem, bu pazar daha da ilginç şeyler okuruz gibi geliyor bana..
Sabah işte bu.. Gökkuşağı.. Her renk var.. Ama hepsini bir arada, ayni anda görmek, şiirsel bir güzellik oluyor..
İstanbul'da tercihler.. Ölmek.. Öldürmek.. Kaçmak..
Doğan Canku hayatta en sevdiğim insanlardan biridir. Modern Folk Üçlüsü'nün dahi gitarcısı, vokalisti ve aranjörü idi. Şimdi açtığı okulda öğrenci yetiştiriyor. Uzakdoğu felsefesi ile yakından ilgili.. Okuyor, inceliyor, uyguluyor.. Bir efsane adam.. Mektup, kanımı donduran e-mail ondan gelmiş, ben Paris'te iken.. Okurken kanım dondu. Aynen siz de okuyun istedim..
İstanbul Emniyet Müdürü, Valisi, İçişleri Bakanı da okusun ve söylesinler bana..
Neler oluyor bize..
İşte Doğan'ın yazdıkları.. Kelimesine dokunmadan..
****
Bu ülkede çıldırmaktan korkuyorum. Sana anlatacağım birkaç hadise var ki; bu yaşadıklarımın sadece yüzde 2'sini teşkil eder.
2 yıl önce dershanem baştan aşağı soyulmuştu. Neyim varsa hırsızlar girip çaldılar. Daha çok tedbir aldık, kapı ve pencerelere demir yaptırdık. 11 Ağustos Pazartesi gecesi soyguncular bütün kapıları kırarak yine içeri girmişler ve bilgisayarlar, fotokopi makineleri, televizyonlar, çelik kasa ve ne varsa hepsini götürmüşler. (Piyanolar hariç) Polise haber verdik; gelip parmak izleri aldılar, bir sürü zabıt tuttular. Kimdir bunlar, neyin nesidir diye sorduğumuzda polisler adeta gülerek belli kişiler olduğunu ifade ediyorlar ve "Buluruz onları" diyorlar. Polisler bu kadar emin konuştuklarına göre bu kişiler dışarıda ve belli bölgelerde serbestçe cirit atıyorlar demektir. Aynı hafta içinde Koşuyolu'nda 5-6 hırsızlık olmuş.
Soygunun olduğu günün akşamüzeri Koşuyolu'ndan E-5 üzerinden Maltepe'ye doğru yola çıktım. Bir ticari minibüs içinde 3 kişi. En sağ şeritten gitmeme rağmen arka tamponuma bir metre yaklaşmış; kaçacak yerim yok. Birkaç yüz metre boyunca kabus ve bir anda sağımdaki trafikle aramızdan (daha doğrusu orta ve sağ şeritte seyreden trafiğin arasından) hızla neredeyse sürtünerek geçmeyi başaran bu minibüse gayri ihtiyari korna çaldım. Bir anda önüme geçip yavaşladılar. Ben de çaresiz yavaşladım. İçlerinden ikisi inip arabama tekme sille girişti. Büyük bir şans eseri solumdaki trafik seyrekleştiği için gaza basıp hızla uzaklaştım.
Şikayet için Maltepe'ye kadar gözüm bir trafik polisi aracı aradı ama bulamadım. Maltepe'ye geldiğimde iyice gergindim. Baldızımı evinden alarak eşimin, kızlarımın ve kayınvalidemin oturmakta olduğu çay bahçesine doğru yola koyuldum. Minibüs caddesine çıktım. Yine sağ şeritteyim. (Aslında şerit falan yok ya!...) Bu sefer yolcu taşıyan bir minibüs hızla solumdan aynamı ters çevirerek geçmez mi? Ben yine öfkeyle korna çaldım. Minibüs muavini sağ pencereden sarkıp, "ne diyorsun" der gibi el kol hareketleri yaptı. İçimden bela okuyup aynayı düzelttim. Minibüs ileride yolcu almak için durduğunda ben de gene yanına geldim. Tam solundan geçerken aniden hareket edip direksiyonunu sola kıvırarak beni sıkıştırmak istedi. (Bu arada minibüste de bir sürü insan var). Kurtulup yaklaşık yüz elli metre ileride durdum. Bu sefer adama hesap sormak için. Daha arabadan inmek üzereyken muavin ve şoförün bana doğru koşmakta olduğunu gördüm. Biliyorsun ben siyah kuşak aikido'cuyum. Hergün salonda saatlerce antrenman yapıyor birçok kişiyle boğuşuyorum. Bu iki kişi benim için bir şey ifade etmiyor ama muavinin arka cebinden çıkardığı silah bir anda aklımı başıma getirdi. Baldızımın da uyarısıyla arabama binerek oradan uzaklaştım.
Sevgili Boss, sen beni bilirsin gözü karayımdır ama bir o kadar da sevgi dolu, barış dolu bir insanımdır. Ancak bu ülkede şartlar bana üç tercih bırakıyor;
Ya ölürsün.. Ya öldürürsün.. Ya da kaçarsın..
Ben daima üçüncüyü seçiyorum. Zira henüz aklımı yitirmedim. Ama bu gidişle onu da kaybedeceğimden korkuyorum. Emniyet Genel Müdürü gazetede demeç veriyor. Diyor ki; "İstanbul'daki olaylarla baş edemiyoruz. Halk kendi çaresine bakacak." Ben şimdi ne yapayım? Bir silah kuşanıp sokağa öyle mi çıkayım? Yoksa hergün birilerinin acımasızca kemiklerini mi kırayım? Ta ki birisi beni durduruncaya kadar. Yoksa vergi vermekten vazgeçip o parayla birkaç koruma mı tutmalıyım? Şüphesiz bunları yapabilecek akıl ve mantığa henüz sahip değilim, çok şükür.
SEVDİĞİM LAFLAR
Mutlu kişi belirli koşullara değil, belirli yaklaşımlara sahip kişidir.
TEBESSÜM
Fıkra Yıldırım Tuna'dan
Kır saçlı yaşlı adam kamyoncuların durup yemek yedikleri benzin istasyonunda kahvaltısını ederken içeriye, deri ceketli, dev gibi üç tane serseri girmiş.. Birincisi adamcağızın tabağındaki böreğe sigarasını söndürüp barın önündeki sandalyeye oturmuş.. İkincisi adamın içtiği sütün içerisine tükürüp bardaki yerini almış.. Üçüncüsü adamın tabağını ters çevirip arkadaşlarının yanına geçip oturmuş.. Adamcağız en ufak bir itirazda bulunmadan barı sessizce terk etmiş..
Kısa bir süre sonra serserilerden biri garson kıza dönüp "Ne biçim herif bu? Erkekliği beş para etmezmiş..!" demiş..
"Evet!" demiş kız,"Şöförlüğü de beş para etmezmiş.. Benzinlikten çıkarken dev gibi TIR'ı ile üç Harley Davidson'un üzerinden geçti!"
BİZİM DUVAR
Çevik Kuvvet aikido öğreniyor.
Polis artık cop kullanmayacak, bilek bükecek.
Bükemediği bileği kelepçeleyecek!
(Ünal Turgut)
Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya
tıklayın
|
|
|
|