|
 |
|

SAVAÅž AY
Gazetecinin ölümü
Ali de gitti... İşini, eşini, yavrularını, dostlarını, çalışma yoldaşlarını adam-akıllı seven bir yürek, Ali Öztürk'ün yüreği yani, kırkbeşinci basamakta sustu. Bin yıllık bu sahici gazetecinin yeni yurdunda artık ne koşmalar, ne yorulmalar, ne de yıpranmalar yok. Gittiği o giz ikliminde kalleşlikler, satışlar, hırpalamalar, katakulliler, dönme dolaplar, zig zaglar, ketenpereler, kayırmalar, ayırmalar, ayrılmalar, atılmalar, itilip kakılmalar, savrulmalar, kavrulmalar yok...
Peki o sükuna kavuştu diye biz de huzur mu duymalıyız? Olur mu hiç? Elbette yitip giden ak yürekli bir dostun ardından kahroluyor insan. Kahroluyoruz işte o sebepten...
Buzul insanları
Servisine... Yani aklını, fikrini, emeğini, terini, gündüzü ve gecesini koşulsuzca armağan ettiği Magazin Servisi'ne giremedim dün. Uzaktan baktım, kaçtım çaresiz. O dünyanın en güleryüzlü, en afacan çocuklarının doldurduğu, hep devingen, hep sevingen, hep pırıltılı ve telaşlı magazin servisi, buzul çağını yaşıyordu adeta. Acılarını içinde gizlemekte mahir, ekibine beter anaç Şengül Kardeş, öz kardeşini yitirmiş gibi kahır küpüydü. Camide bile hemen ardımda, bir taş üstünde taş kesmiş otururken sırtımda bıraktım onu ki, gözden göze keder mayalamayalım daha daha.
Güle güle Alim
Her ölüm erken ölümdür amenna. Herkesin ardından üzüntü duymak bir insan oluş gereği o da tamam. Ama Ali gerçekten de farkıyla farklılaştırdı acılarımızı. Karıncaya bile. Evet evet, yoldaki karıncaya, tünekteki kuşa, suda şaşkın yalpalayan balıklara bile insan muamelesi yapan bir delikanlıydı o. İlaveten, şu zifti, karası, çamuru bol coğrafyada, süt beyazı bir adam kalabilmesiydi onu farklı kılan. Adam gibi yaşadı adam gibi çalıştı, eşine evlatlarına tertemiz bir geçmiş (gelecek) bıraktı. Güle güle Alim. Güle güle güzel kardeşim. Canın sağ olsun...
KiÅŸi kendini bilmek gibi!
Tahtalarımdan bir kaçının noksan olduğunu ilk anlayan anneannemdi sanırım. Annem babam turneye çıkıp, 1-2 ay evden ırak kaldıklarında ben, emanet edildiğim "anneanneme" etmediğimi bırakmaz, yaramazlık ötesi icraatlarımla zaten bir ayağı çukurdaki bu emekli reji işçisi kadının arta kalan yaşamını da zehir ederdim. Burada saymakla bitmeyecek, o yüzden de saymaya kalmayacağım türlü "pisliklerimden" sonra zavallı anneannem yine de bana vurmaya, dövmeye kıyamaz ve yalnızca, hâlâ o cılız bedenden nasıl çıktığını akıl erdiremediğim bir kocaman sesle "Boynun altında kalsın diyeceğim ama diyemiyorum. Çünkü bebeklerle, delilere beddua tutmaz deli pe..venk" diye bağırırdı...
Matah ve ÅŸirin
İster inanın ister inanmayın annem beni çoğu zaman kaytanla somyanın borusuna bağlar, mahalle büyükleri ben sokağa çıktığımda çocuklarını içeri çağırıp saklar, öğretmenim veli toplantılarından sonra özel bir seansta annemi kabul eder, yaklaşık 1-1.5 saat kadar beni şikayet ederdi.
İlerleyen yıllarda çok şey değişse de, evde, okulda, mahallede ve girdiğim çeşitli ortamlarda "kafadan kontak" olduğum yolundaki fikir birliği değişmiyordu... Bunları, yaptıklarım sanki de çok matah ve şirin şeylermiş de, uzun yıllar sonra sevgiyle yadediyormuşum kabilinden anlatmıyorum dostlarım.
Zararsızdır
Yalnızca bu kronik tırlatmışlığın şu günlere kadar benimle birlikte geldiğini bilesiniz istedim. Bu potansiyel deliliğin adamı tımarhanelik edebilirliğiyle, "zarasızdır ısırmaz" çizgileri arasına sıkışıp kaldığını. Her an, her vesile bi taraftan öbürküne salıncak kurduğunu hissediyor, bir de sizle paylaşıyorum ki hani muhabbet olsun. Şimdi elinizi vicdanınıza koyup bi düşünün. Şu anda kimbilir kaçınız "hadi len. Beeen bi keresindeee öööle bi delirdim kiii. Az daha..." filan diyorsunuzdur di mi?.. Valla içyüzünü bilemem ama mutlaka ki doğru söylüyorsunuzdur.
Haklısınız
Günümüz ahval ve şeraitleri bi adama kafayı yedirmek için hiç de evveliyat gerektirmiyor. Yani bırakın asabi mizaçlı olmayı, hafiften tatlı, az biraz üşütük olmayı bugüne değin arslanlar gibi salim kafa-salim vücut geldiyseniz de bi dakkada kısa devre yapıp patlayıp, çatlamanız mümkündür efendim... Yalnız yine de anlamadığım bi şey var. Mesela ben kendim olaraktan zaten mevcut "46'lılığım" üzerine, bi de günün mevcut sigorta attırıcı gelişmelerine nasıl oluyorda hala "akıllı" taklidi yaparak direnebiliyorum. Yav diyorum bu belki de benim hüsnü kuruntumdur. Mevcut çevrem zaten her bişeyin çoktaaan farkındadır da hani şimdilik "bir- iki işe yarıyorum", hani "şimdilik idare edilebilir" durumdayım diye "He- hee" deyip geçiyorlardır.
Hamile bayanlar sevinsin
Prestij Yayınları Yönetmeni İsmail Şallı diyor ki Dr. Nicholas Perricone'un "Kırışıklık Kürü" ve "Perricone'un Reçetesi"nden sonra yeni bir kitabını daha çıkardı. "Hamilelikte ve sonrasında formda kalkma kılavuzu." Bilirsiniz, annelik içgüdüsünden midir nedir, hemen hemen her kadın yaşamının bir döneminde bebek sahibi olmak ister. Ancak vücudunun deforme olması, alınan kilolar ve bu kilolardan kurtulamama ihtimali her kadının korkulu rüyasıdır. Prestij Yayınları işte bu korkulu rüyanın sona erdirilmesine katkıda bulunmak amacıyla, İngiliz Dr. Stavia Blunt'un ikinci çocuğundan sonra bizzat geliştirdiği ve gerçekten işe yarayan egzersiz, diyet ve daha pek çok yararlı bilgileri anlattığı kitabı Hamilelikte ve Sonrasında Formda Kalma Kılavuzu'nu yayınladı. Bu kitaptan söz ettiğinizde hamile veya hamilelikten yeni çıkmış bayan okurlarınız kim bilir ne kadar sevinecek?
Saygılarımızla
Haberleri gazete sayfası görüntüsünde okumak için
SABAH e-Medya"ya
tıklayın
|
|
|
|