
EMRE AKÖZ TÜRK'ÜN AKLI Faks: (0212) 354 36 19 emreakoz@sabah.com.tr Prof. Celal Şengör'ün naifliği GENEL olarak deprem, özel olarak da İstanbul depremi konusunda kulak vermemiz gereken bilim insanlarının başında hiç kuşkusuz İTÜ öğretim üyelerinden, jeoloji profesörü Celal Şengör geliyor.
Prof. Şengör sıradan bir bilimci değil. Avrupa Akademesi'nin ilk Türk üyesi. Londra Jeoloji Cemiyeti'nden ödül almış bir kişi. "İnsanların ölmesi bana büyük bir acı verir ama muhteşem bir doğa olayı olan İstanbul depremini bizzat yaşamak isterim" diyecek kadar konusuna aşık. Bence öyle de olmalı.
Ne var ki aynı Şengör, iş toplumla ilgili konulara; demokrasiye, siyasete filan gelince garipleşiyor. Alt başlığı 'Bilimsel Düşünce Üzerine Denemeler' olan 'Zümrüt Ayna' (YKY) isimli kitabını okuyunca gerçekten çok şaşırdım.
Tarihi; bilimi savunan ilericilerle, dini savunan gericiler arasındaki bir mücadele olarak kavrayan... 'Demokrasi iyi de, fazlası bize uymaz' diye düşünen... Hazreti Muhammed dönemini özleyen İslamcılar ya da Orta Asya Türkleri'ne özenen milliyetçiler gibi, 1930'ları 'cennet' gibi gören... Hasan Ali Yücel'i, Atatürk'ten sonraki en büyük deha sanan... Politika denen etkinliği çapulcu siyasetçilerin işi olarak görüp, bilim adamlarının ya da bürokratların 'tercih'lerini siyasetten saymayan... Biraz naif, biraz çocuksu ama aynı derecede elitist ve jakoben bir insanmış meğer.
Bakın Prof. Şengör; dedesi (annesinin babası), işadamı Mehmet Nuri Sipahioğlu'nu, portresini çizdiği bir yazıda nasıl konuşturuyor:
"Düşünüyorum da, o 14 Haziran (1969) günü son nefesini verirken birisi sorabilseydi, 'Mehmet Nuri, nereye gidiyorsun' diyebilseydi, ne cevap verirdi? Hiç kuşkum yok, dedem şöyle derdi: 'Atatürk'ün huzuruna gidiyorum. Bana bahşettiği vatanın ve servetin hesabını vermeye gidiyorum. Allah'tan tek dileğim Mustafa Kemal'in huzurunda mahcup olmamaktır'..."
Pozitif bilimlerle uğraşanların metafizik tahayyülleri de bazen ne tuhaf oluyor! Demek ki 'Yer'den 'Gök'e yükselirken arıza yapabiliyor insan. Murat'ın sorusu GEÇEN gün İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin 'Kentim İstanbul' projesi kapsamında Kadıköy Anadolu Lisesi'nde bir konuşma yaptım.
Ardından bir ödevi için Murat adlı arkadaşımız benimle bir röportaj yaptı. İlk sorusunu siz de tahmin edebilirsiniz: "N'olacak bu Fener'in hali?" Bu ve benzeri sorular beni şaşırtmadı. Ancak Murat'ın bir sorusu ilginçti: "Avrupa Birliği, Türkiye'den çok fazla şey istemiyor mu?"
Soru ilginçti. Çünkü "AB'nin Türkiye'den çok fazla talebi olduğu" iddiası belli bir çevrenin fikri. Bunlar "evet ama..."cılar. Özetle, "AB'ye girmeyelim" demiyorlar, diyemiyorlar. Onun yerine "Girelim" deyip, sonra da "ama..." diye devam ediyorlar. Hatırlıyorum, AB yanlısı Mesut Yılmaz, "Girmeyelim, diyenlere saygı gösteriyorum. Asıl tehlikeli olanlarsa AB yanlısı gibi görünüp alttan alta süreci baltalayanlardır" demişti.
Belli ki bu kesimin fikri sadece 'siyaset' ve 'devlet' alanında kısıtlı kalmamış. Topluma nüfuz etmiş. İster kendi düşünmüş olsun, ister velisinden ya da öğretmeninden fikir almış olsun; neticede 16 yaşındaki bir gencin zihnine kadar ulaşmış.
Murat'a özetle şöyle dedim: "AB'yi bir kulüp, bir dernek gibi düşün. Kurallar ortaktır. Herkese uygulanır. Topluluğa girdiğinin haftasında AB müfettişleri İspanya'daki yüzlerce fabrikayı çevreyi kirlettikleri için kapadı. Arıtma tesisi kurmadan da açılmalarına izin vermedi. AB'ye girmenin avantajları da var, dezavantajları da. Ama avantajları çok daha fazla. Şunu sakın unutma: AB'ye karşı çıkanlar koltuğunu, maaşını, avantasını ya da ayrıcalıklı konumunu kaybetmekten korkanlardır."
Bu söylediklerim işe yaradı mı? Bilmiyorum! Elmayla
armut
toplanmaz REKLAMI yapıldığı için herhalde farkındasınız. 'Turkcell Futbol Ödülleri' adlı bir yarışma var. Cep telefonunuzdan atacağınız bir mesajla yarışmaya katılıyor, dört adaydan birini seçiyorsunuz.
Aslında 'yarışma' değil, 'yarışmalar' var. Şu anda (18 Mayıs'a kadar) 'Ayın Futbol Değerleri' yarışması sürüyor. Bu seferki adaylar:
(1) İngiltere maçındaki üstün performansıyla FB kalecisi Rüştü Reçber. (2) Diyarbakırspor maçında attığı güzel golle GS'li Volkan Arslan. (3) "Küfür istemiyoruz, edeni de istemiyoruz" diye pankart açan Samsunspor taraftarı. (4) GS'li Arif Erdem ile Fenerli bir taraftar arasındaki sıcak diyalog.
Turkcell firmasının katılımı artırmak amacıyla nispeten 'yaygın' bir tercih yaptığının farkındayım. Fenerli var, G.Saraylı var. Küfür karşıtlığı ve 'ezeli rakipler' arasında iletişim var. Hangi takımı tutarsanız tutun, bir seçenek size uyar. Ancak yarışmanın bu biçimde kurulmasını ben doğru bulmuyorum. Böylesi bana 'tutarlı' gelmiyor. Çünkü güzel oyun ve güzel gol başka bir şey... 'Fair-play' denilen; futbolun ahlakıyla, insancıl yanıyla ilgili olay ve tavırlar başka bir şey... Yani Rüştü ile Volkan bir kategorideyse. Samsunspor taraftarı ile Arif-FB taraftarı diyaloğu bir başka kategoride. Elmayla armut toplanmaz.
Bence Turkcell bunları birbirinden ayırmalı. Ya sadece 'fair-play' (güzel davranış) ödülleri verilsin... Ya da iki ayrı yarışma olsun: 'Güzel futbol' ve 'Güzel davranış' (fair-play). Cepteller sayesinde aynı anda iki yarışma birden düzenlemek çok kolay. Tek mesajla iki yarışmaya birden katılmak mümkün olur. Ödüller ise iki kategoride de birinciyi seçenlere dağıtılır. NE KADAR ÜNLÜ, O KADAR FAKİR! CD'lerin, kasetlerin kopyasının çıkarılması, korsanlarının satılması, internette dolaşıma sokulması şu anda dünya (Batı) müzik piyasasının en önemli sorunlarından... Diyelim ciddi yasaklar getirdiniz. Korsanları cezalandırdınız. MP3 sitelerini kapattınız. Farketmiyor. Albümü ben alıyorum ve arkadaşlarımla paylaşıyorum... Buradan ilginç bir sonuç çıkıyor: Ünlü şarkıcı olmak başa bela! Çünkü en çok onların albümlerinin korsanı yapılıyor. Çok ünlüsünüz, herkes sizi dinliyor ama beş kuruş kazanamıyorsunuz. Ne tuhaf bir dünya! |