kapat
Sabah Gazetesi 16.04.2003

AmerİkalIlar benİ neden öldürmedİ

Körfez Savaşı sonrası Saddam hayatının en büyük şokunu yaşadı. ABD yaşamasına izin vermişti. Bakanlar Kurulu'nda şöyle bağırdı: Ben olsam düşmanımı sağ bırakmazdım, onlar beni niye bıraktı

SADDAM'IN AĞZINDAN

"Baba" filmini hatırlayın. Hani babalığa yeni yükselen Michael, kızkardeşine "Merak etme, seni hiçbir zaman dul bırakmam" dedikten bir gün sonra eşini öldürmüştü. Bir kişi, ailesine bağlılığını gösterdiği sürece yaşar. Kafası karıştığı an, artık canının hiçbir önemi kalmaz...

(Oğlu Uday, damadı Kemal Hüseyin'i 1996'da öldürdükten sonra...)

İRAN savaşı sonrası Saddam, Amerikalılar'ın oyununa geldiğini düşünüyordu. Bir Arap gazeteciye verdiği röportajda şu itirafta bulundu: Eğer süper güçler savaşı durdurmak isteseydi, durdururlardı. Tuzağa düştüğümü göremedim. ABD resmen iki ülkenin de (İran ve Irak) savaşarak güçsüz düşmesini istiyordu...

Keza 1990 yılında Saddam, ikinci savaş kararını aldığında da yine aynı tuzağa düşecekti.

Yakın bir arkadaşı, Saddam'ın o günlerde Kuveyt'i elini kolunu sallayarak işgal edebileceğini düşündüğünü belirtti. Amerika'nın bu savaşa ses çıkarmayacağını hatta Kuveyt'i işgal etmesi için "yeşil ışık" dahi yaktığına inanıyordu. Bunda yanıldı.

Amerika, Kuveyt'i işgal edip Ortadoğu'nun iki önemli petrol ülkesini ele geçirmeyi planlayan Saddam'a izin vermezdi. Hatta Bakanlar Kurulu toplantısında bir bakan Saddam'a, "Kuveyt'i işgal etmeyelim. Bu bize pahalıya patlayabilir" uyarısında bulunmuş, Irak lideri bu uyarıyı ciddiye almamıştı.

ARAP kayıtlarına göre, Saddam'ın bu toplantıda "Kuveyt'e girersek, Amerika ile pazarlık yapabilir, Kuveyt petrollerinden pay alabiliriz" dediği söyleniyor. (Irak arşivlerinde böyle bir kayıt bulunmuyor) Sonuç olarak Güney Irak'taki birlikler, 2 Ağustos 1990'da Kuveyt'i işgal edip petrol kuyularını ele geçirdi...

Dönemin Başkanı Bush (Baba Bush) Saddam probleminden usanmıştı. Şahinler "hemen savaş" kararı için bastırıyor, Baba Bush ise Saddam sonrası Irak'ı kontrol edemeyebileceklerinden korkuyordu. Bir bakıma da haklıydı...

Kuzeyde Kürtler, güneydoğuda Şiiler ayaklanabilir, Bush Saddam'ı öldürmekle Ortadoğu haritalarında hiç istemediği gelişmelere neden olabilirdi. Ancak bir yanda da süper güç olmanın sağladığı zorunlu kararlılık vardı. Amerika'nın kendi ürettiği bir canavara "dur" diyememesi Bush'a prestij kaybettirebilirdi. Süper güç zorunluluğu ağır bastı ve 16 Aralık 1990'da Körfez Savaşı başladı. ABD güçlerine karşılık veremeyeceğini anlayan Saddam, geri çekildi. 6 hafta 4 gün sonra savaş sona erdi. ABD birlikleri geri çekilmeye başladı.

BU "garip" gelişmeleri CNN'den izleyen Saddam şok geçiriyordu. Bir şeyler ters gidiyordu. Kellesi için yola çıkan birlikler niye Kuveyt'e dönüyordu? Şaşkınlığını Bakanlar Kurulu toplantısında da dile getirdi: Neler oluyor? Ben düşmanı sağ bırakmazdım. Onlar niye bıraktı?..

Bu ikilem, 54 yaşına giren Tikrit'li çobanın, şüpheci olmasına neden oldu. Amerika'nın kendisine suikast düzenleyeceği korkusuyla düblör sayısını 8'e çıkardı. Yemeklerini yemeden önce başkalarına test ettirmeye başladı. Bağdat'ta gezerken bile 8 ayrı Mercedes'i, nereye gittiği belli olmasın diye ayrı yönlere gönderdi. Irak ordusu içinde kendisine bağlılık yemini ettirdiği Cumhuriyet Muhafızları'nın sayısını artırdı. 6 istihbarat birimi kurdu. Şüphelendiği herkesi "ABD ajanı" diye öldürtmeye başladı.

Amerika, aynı yıl Saddam'ı ikinci kez şaşırttı. İç isyan başlamıştı. Irak ordusuna karşı ayaklanan kuzeydeki Kürt ve güneydeki Şiiler'in sayısı gün geçtikçe artıyordu. Bazı internet haber siteleri o dönemi şöyle anlatıyor: İsyan ABD'nin yardımıyla bastırıldı. Silahlar verildi. Çapraz ateşte kalan Cumhuriyet Muhafızları'nın kurtulması için güvenli yollar açıldı...

Tüm bu gelişmeler Saddam'ın ABD'ye karşı elindeki kartları güçlendirdi. "Bana ihtiyaçları var" havasına girmişti...

1992 yılı Saddam'ın rahat nefes alıp, köşesine çekildiği dönemdi. Aklı başkanlık seçimlerinde olan Bush, "Saddam fobisi"ne ara vermişti. Demokrat aday Bill Clinton'ın yıldızı gün geçtikçe artıyordu. Los Angeles'ta Rodney King olayı patlak vermişti. 4 beyaz polisin 1 siyahi genci öldüresiye dövmesi yüzünden kentteki siyah nüfus ayaklanmış, polis kente 4 gün girememişti. Bu dönemde aday olan Clinton öyle bir şey yaptı ki, Amerikan halkı yıllar sonra siyahıyla beyazıyla genciyle yaşlısıyla Birleşik Devletler'de olduğunu hatırladı...

Clinton'ın Black Entertainment kanalına çıkıp siyahi cazcılarla saksafon çalması gerilimi düşürdü, onu başkanlığa taşıdı. Bu sırada dünyanın bir diğer yanında "2 küçük Saddam" ortaya çıkmıştı: Uday ve Kusey Hüseyin...

Saddam'ın büyük oğlu Uday, tipik bir diktatör oğlu imajı çiziyordu. Gece hayatı, hızlı otomobiller, pahalı içkiler ve sayısız sevgililer...

Kusay ise babası gibi hırslı ve askeri eğitime önem veren "çalışkan öğrenci"ydi. Kusay'ın her geçen gün ordu, Baas Partisi ve en önemlisi babasının gözünde değerinin artması, Uday'ı çılgına çeviriyordu. Güç gösterilerinde bulunmaya başladı. Babasının bir zamanlar elinde tuttuğu 'Palace Of The End' adlı işkence odalarına hakim oldu. Bir Iraklı mahkum, Uday'ın bir gün kafayı çekip, hapishanede estirdiği terörü şöyle anlatmıştı: Yürürken bir anda hücre kapısını açtı. İçerideki mahkumun yüzüne hardal gazı atıp kapıyı kapattı. Mahkum inleye inleye can verdi. O ise purosunu yaktı...

Uday'In dublörü Latif Yahya da "Uday gözümün önünde yüzlerce kadını iğfal etti. Yolda giderken beğendiği bir kadına, dövdürdüğü kocasının gözü önünde tecavüz etti" diye konuştu. Yahya, Uday'ın babasından gizli çapkınlık yapabilmek için kendisini sık sık yurtdışına "iş gezilerine" gönderip, "Uday Avrupa'da" imajını verdirdiğine dikkat çekti. Bir İngiliz gazeteci ise Uday'ın asit banyosunda "erittiği insanlar"dan kalanları balıklara yem olarak attığını öne sürüyor... Para ve güç Uday'ı o kadar yoldan çıkarmıştı ki, babasına karşı gelmeye dahi başlamıştı.

Uday, Irak yönetiminin "Muhalifler yaptırdı", muhaliflerin "Saddam yaptırdı" dediği iki suikast girişimi atlattı. (Babasının bizzat yaptığı öne sürülen ve kendisini 3 ay hasta yatağına mahkum eden 2'nci suikast girişiminin ardından Saddam hakkında tek kelime söylememesi de ilginç...)

Dönelim Saddam'a... Başkan, 1994 yılında "zor"la ikinci evliliğini yaptı. Irak Havayolları Genel Müdürü'nün elinden eşi Samira el Şabandar'ı alıp, onunla nikah kıydı. Şabandar, Saddam'a 3'üncü oğlu Ali'yi verdi...

1995 yılında ise Saddam, kızları tarafından "sırtından bıçaklandı." Raghad ve Rana, eşleri ile Ürdün'e kaçmış, damatları ise Ürdün ve Amerikalı yetkililere Saddam'ın kitle imha silahı programının detaylarını anlatmaya başlamıştı.

Sanıldığı gibi Saddam, Batı basınında çıkan bu itiraflara hiç "sinirlenmedi." Aksine, kızlarını özlediğini ve damatlarını affettiğini açıkladı. "Timsahın gözyaşları"na kanan kızları ve damatları 6 ay sonra Irak'a geri döndü. Damatların hesabını babasının emriyle Uday, sarhoş olduğu bir gece kesti...

1998'de ekonomisini düzelten ve ülke içindeki düzeni sağlayan Clinton, bugünkü Irak Savaşı'nın sinyali olan Çöl Tilkisi Harekatı'nı düzenledi.

Bağdat 4 gece Tomahawklar'la vuruldu. Kimse savaşın niye çıktığını anlamazken, bir kesim "Monica Lewinsky skandalını unutturmak için bombalandı", bir kesim ise "Tomahawklar'ın kullanım sürelerinin bitmesine az zaman vardı. Elde kalmasın diye atıldı" gibi teoriler ortaya attı.

Uluslararası terörizme destek verdiği yönündeki suçlamalarla geçen yılların ardından Saddam'ın karşısına yarım kalmış bir işi tamamlamaya yeminli bir Amerikalı çıkageldi: George W. Bush...

O da Clinton gibi önce sinyal gönderdi. Meksika gezisi sırasında Bağdat ansızın 6 saatliğine bombalandı. Bush "BM kurallarını ihlal etme" uyarısında bulundu. Sonrası malumun ilamı...


"KANIMIZ SANA FEDA SADDAM"

Pir ruh, Pir den... Nafıki ya Seddem... (Kanımız canımız sana feda olsun Saddam) Bu slogan 80'lerde Saddam'ın mitinglerinde ortaya çıktı... Aynı slogan, savaş sırasında bir kez daha gündeme geldi. Bağdat halkı, 5 yıl sonra sokağa çıkan Saddam'ı bu sloganla karşılamıştı...