kapat
Sabah Gazetesi 25.07.2002

HINCAL ULUÇ

Şenol Güneş'e itiraz ettim.. Çünkü..

Türkiye, çok değil beş yıl önce rüyasında görse hayra yormayacağı bir fırsatı ele geçirmişti. Türkiye Dünya Kupası'nı kazanabilirdi. Türkiye Dünya Futbol Şampiyonu olabilir, Türkiye yeri yerinden oynatabilirdi.

Dünya dökülürken, Türkiye tarihi bir yıldızlar kuşağı yakalamıştı.

Bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeliydik..

Türkiye bu en uygun zamanda gelmiş, en iyi kadroyu, mümkün olan en iyi teknik ekip yönetiminde Kore/Japonya'ya yollamalıydı.

Federasyonun görevlendirdiği, Şenol Güneş, Ünal Karaman ve adını hala bilmediğim kaleci antrenörü ise, en iyi olmayı geçin, "Sıradan" bile değildi.

Ünal Karaman'ın tek gün antrenörlüğü yoktu. Kaleci hocasını da tanıyan, bilen..

Peki bu teknik kadronun lideri durumundaki Şenol Güneş'in nesi vardı?..

"Şenol Güneş ile olmaz" diye ayağa kalkar ve bas bas bağırırken gerekçemiz, bu soruya tek kelime ile dahi olumlu yanıt veremeyişimizdi.

Şenol Güneş'in, hem de böyle tarihi bir fırsatı yakalamış Milli Takım'ın başında olmak için geçerli hiçbir niteliği yoktu.. Aksine bilinen bütün özellikleri orda olmaması gerektiğini söylüyordu.

Şenol Güneş'i oraya ANAP getirmişti.. ANAP, Mesut Yılmaz ve Ersin Taranoğlu..

Taranoğlu önce hemşehrisi ve yakın arkadaşı Haluk Ulusoy'u harika manevralarla federasyon başkanı yapmayı başarmış, sonra da, Şenol Güneş'i de birlikte Milli Takım'ın başına getirip kadrolaşmayı tamamlamışlardı.

Haluk Ulusoy'da Türkiye Futbol Federasyonu Başkanında olması gereken kalitelerden nasıl hiçbiri yoksa, Güneş'te de Milli Takım Hocası olacak vasıfların tanesi mevcut değildi. Türkiye, particilik ve hemşerilik uğruna böyle bir fırsatı heba etmemeliydi. Edemezdi..

Peki, Şenol Güneş'e itirazımızda haksız mıydık?..

***

Şenol Güneş, kendi kenti Trabzon'un Teknik Direktörlüğünden kovulduktan sonra işsiz kalmış bir hocaydı. Fevkalade büyük yanlışlar sonunda, Şampiyonluğu son iki haftada Fenerbahçe'ye hediye edince, taraftarın da büyük tepkisi ile derhal yollanmıştı. Teknik Direktörlük yaşamındaki tek ciddiye alınacak görevi çok kısa sürmüş ve çok kötü tamamlanmıştı. Onun dışında bir iki ikinci lig takımında sürünme dönemlerinin kamuoyu farkında bile olmamıştı.

Milli Takım'ın başına Mesut Yılmaz'ın (ANAP, Taranoğlu ve hemşerilik aşkına) büyük desteği ile geldiğinde, kendisini Avrupa'nın en iyi sekiz takımından birinin başında bulmuştu. Ona fevkalade bir miras bırakılmıştı. Dünya Kupası elemeleri kurası çekildiğinde, şansının da fevkalade iyi olduğu anlaşıldı. Türkiye Avrupa'nın dördüncü, hatta beşinci sınıf takımları ile ayni guruba düşmüştü. Moldova, Makedonya, Slovakya ve Azerbaycan'da futbolun kaç gram olduğu tartışılırdı. Dişe dokunur tek rakip, ahı gitmiş, vahı kalmış İsveç'ti..

Şenol Güneş bu bedava guruptan çıkmayı dahi başaramadı. Tek forvetli korkak oyunda ısrar etmesi yüzünden, takım kendi sahasında Slovakya ve Makedonya'ya dört puan kaybedince (Bu Makedon maçında da beraberlik stoper Alpay'ın duran toplarda ileri çıkışı sayesinde attığı üç gole gelmişti) son maçta, gene kendi sahamızda İsveç'i yenmemiz şart olmuştu..

İsveç'i çok rahat yenecekken, gene Güneş'in korkaklığı yüzünden son dakikalara ancak 1-0 galip gelebilmiştik. Şenol Güneş bu dakikalarda iyice savunmaya çekilmeyi düşünüyor ve takıma bir stoper daha eklemek istiyordu.. Ama değişiklik işaretini de bir türlü vermeye cesaret edemiyordu. Tam bir kararsız Kasımdı.. Bülent saha kenarında beklemekten yorgun düşerken maçın bitimine iki dakika kala, İsveç'in yarım saattir davul çalan golü geldi. Beraberlik işimize yaramıyor kalan süre içinde mutlak gol atmamız gerekiyordu, ama Şenol Güneş'in beyni yeni durumu tartamamıştı henüz.. Hayret ve dehşet içinde açılan gözlerimiz önünde, Türkiye1-0 galipken, skoru korumaya yönelik bir forvet çıkarıp bir bek alma kararını, şimdi skor 1-1'ken ve Türkiye'nin mutlak gole ihtiyacı varken uyguluyor ve bir forvet Arif'i çıkarıp, bir bek Bülent'i oyuna sokuyordu. Türk Milli Takımı'nın hocası "İntikal" güçlüğü çekiyordu. Yeni skorun her şeyi ters çevirdiğinin farkına varamamış, "Yeni duruma yeni plan" hazırlayamamıştı. Durum komikti..

Hocası bu kadar panik içinde, bu kadar şaşkın olan takım bir gol daha yedi ve guruptan doğrudan çıkma şansını kaybetti.

Türkiye, bu beşinci sınıf takımlarla dolu gurupta, kendi sahasında 7, yazı ile yedi puan kaybettiği için ikinci oldu. Şimdi diğer ikincilerden biriyle playoff oynayacaktı. Güneş'in şansı burada da yaver gitti ve rakiplerin en palavrası bize düştü. Ciddi bir rakiple eşleşsek, belki de Kore'nin yolunu bile bulamayacaktık.

Trabzon hezimetinden sonra, Güneş'in Milli Takım çizgisi de işte böyle bir felaketti.

Dünya Kupası final guruplarının kuraları da çekilince, Güneş'in ve Türkiye'nin şansının hem de nasıl sürdüğünü gördük. Eleme gurubunda, Brezilya dahil bizi zorlayacak rakip yoktu. Çeyrek finaldeki muhtemel Arjantin maçına kadar yolumuz pırıl pırıl açıktı. Bu tek zorlu olacak maçı alabilirsek, kupayı da kaldırabilirdik.

Şimdi fırsat daha da büyümüştü.. Şimdi, "En iyi" teknik direktöre ihtiyaç daha da açıktı.

Ne var ki, bazı kafalara dank etsin diye tekrar tekrar yazıyorum, kariyerinde Trabzon'a şampiyonluğu, Türkiye'ye guruptan çıkma imkanını son beş dakikada kaybettirme dışında kayda değer tek iz olmayan Şenol Güneş, iyi bile değildi, nerde kaldı, en iyi..

Sevgili kardeşim Kazım Kanat, Şenol Güneş'i dört kelime ile özetledi..

Kariyersiz.. Karizmasız.. Misyonsuz ve Vizyonsuz..

Bu dört kelimenin altına derhal imzamı attım ve hükumette futbolu en iyi bilen, üstelik bu teknik ekibi başa getiren Mesut Yılmaz'a yönelik yığınla yazı yazdım..

"Hemşehrilik çabalarını başka zaman, başka yerde göster.. Destek ol, Dünya Şampiyonu olalım" diye.. Ama tıpkı Şenol Güneş gibi, kendisi de liderlikten nasipsiz Mesut Yılmaz müdahale etmeye cesaret dahi edemedi.. Hem de ne uygun, ne yapıcı, ne olumlu teklifler ileri sürdüğümüz, "Şenol Güneş'in gene başta kalmasını içeren çözümler" de bulduğumuz halde..

***

Şenol Güneş'in olmayan futbol kariyerini bu yazıda özetledik.. Sütunlarımız açık.. Derse ki, ya da Güneş'in bendeleri derlerse ki "Hayır, teknik yaşamında şu başarı vardır, yazsınlar, onu da yazarız."

Şimdi onun karizmasız, vizyonsuz ve misyonsuz olduğu görüşlerimizi anlatmaya geldi sıra.. Haftaya onların detayına gireceğiz.

Bu hafta, Türkiye'ye tarihinin en büyük fırsatını kaybettiren Mesut Yılmaz'ın bu günlerde "Vatan Kurtaran Aslan" rollerine soyunmuş olmasına nasıl tebessümle baktığımızı söyleyerek bitirmek istiyoruz..

ANAP, erken seçime bu "Lider" ile girecekse, vay haline..

Botswana.. Türkiye.. Hasan Şaş!..

Kuzenim Pınar Özdemir, Güney Afrika Cumhuriyeti'nde idi bu ayın başında.. Johannesburg'da dört gün yoğun bir seminere katıldıktan sonra, hafta sonu Safari kampında dinlemeyi hak ettiğine karar vermiş.

Botswana sınır kapısına gelmişler. Filmlerdeki gibi bir Afrika yolunu, inip kalkan bir sırık kesiyor. Sınır kapısı işte bu.. Sırığın öte yanında gene filmlerdeki gibi bir Afrikalı kulübesi, ağaç dallarından.. İçinden üç görevli çıkıp bunlara doğru geliyor.. "Pasaport" diyor..

Uzatıyor Pınar.. Çat pat bir ingilizce ile "Tebrik ederim, Türk futbolunu" diyor, pasaporta bakan, orada "Milliyeti: Türk" yazısını okuyunca.. "Dünya Üçüncüsü oldunuz, kutlarım.."

Pınar fena halde şaşkın.. Afrika'nın göbeğinde, Tarzan'ın boğuştuğu yerliler, Türkiye'nin Dünya Üçüncüsü olduğunu biliyorlar, seyretmişler. Adam lafını sürdürüyor, Pınar artık küçük değil, esas dilini de yutarken.. "Hasan Sas, Sukur, İlhan, Davala büyük futbolcular. Çok iyi takım.. Burada Botswana diliyle Hasan Sas demek çok zor. Bu yüzden bizim halk ona Sasas diyor.."

Pınar bunları bana anlatırken, o andaki gururunu yeniden yaşıyordu..

Avrupa'nın göbeğinde "Türk" dediğimizde merakla bakan suratlardan, Afrika'nın derinlerinde, Milli Takım'ın ezbere sayıldığı günlere geldik.

Bu Dünya Üçüncülüğünün getirdiği tanıtım, hava.. Ya bir de Dünya Şampiyonu olsaydık..

Ki olurduk.. Kupa elimize konmuştu..

Dünya Üçüncülüğü dış dünya için büyük sürpriz.. Ama işin iç yüzünü içerden ve futbolu gerçekten bilenler, Türkiye'nin Dünya Şampiyonluğunu sırf "Lider"e sahip olmadığı için kaçırdığının farkındalar.

Türkiye'de lider yoktu. Federasyonda lider yoktu. Milli Takım'ın başında lider yoktu..

Hala da yok!..

Bu nasıl Basın Konseyi..

Kazım Kanat'a Basın Konseyinin verdiği ceza, Konsey adına utanç vericidir. Türk spor medyasının, daha önemlisi Türkiye Spor Yazarları Derneği'nin bu cezaya sessiz kalması daha da utanç vericidir.

Kazım Kanat, Beşiktaş'ta son günlerini yaşayan Daum ile konuşuyor. Daum, Beşiktaş Başkanı Serdar Bilgili'ye verip veriştiriyor, "Bana söylediklerinin yüzde 99'u yalandı" diyerek. Kazım yazıyor. Sonra ne oluyorsa Daum çıkıyor.. "Ben bunları söylemedim" diyor..

Olay Basın Konseyi'ne gidiyor.. Konsey Kazım"Yalan yazmak" suçu ile cezalandırıyor..

Şimdi bir yanda, bu ülkenin en onurlu kalemlerinden Kazım Kanat.. Öte yanda kokainci olduğu için Leverkusen'den ve Alman Milli Takımından kovulan ve kullandığı bilimsel olarak kanıtlanana kadar "Kullanmadım" diye yalan söyleyen Daum..

Ve Konsey bu iki kişiden Daum'a inanmayı tercih ediyor..

Bundan büyük ayıp, bundan büyük rezalet olur mu?. Bundan büyük aşağılık kompleksi olur mu?..

Niye tescilli yalancı ve kokainman yabancıya inanıyoruz da, kendi öz çocuğumuzun yalan yazdığını kabul ediyoruz, Basın Konseyi'nin sayın başkanı ve saygın üyeleri söylerler mi?.

Hukukta karine diye bir şey vardır. Daum ile Kazım adları yan yana gelirse, karine kimin yanında olur?. Bu ülkenin en mert en yürekli gazetecisi Kazım'dan mı, yoksa yalancı ve kokainci Daum'dan mı?.

Kaldı ki, devamlı okurlar bilirler. Ben Daum'a bırakın çalışmayı, giriş vizesi verilmesine dahi karşıydım. Beşiktaşlı Sadettin Tantan İçişleri Bakanıydı o zamanlar.. Bana söylediklerinin tam tersini yaparak (Hadi o da yalanlasın bakalım) Daum'a izin verilmesine göz yumma popülizmini gösterdi. Ben hep eleştirdim. Kazım hep savundu, hep Daum'dan yana oldu. Daum'a en sahip çıkan gazeteci Kazım şimdi durup dururken niye yalan yazsın?.. Mantığı da yok.

Türkiye Spor Yazarları Derneği bugünler için vardır Onur Belge..

Bu ülkede Basın Özgürlüğüne karşı müthiş bir terör estiriliyor..

Birbiri ardına davalar açılıyor. Kazanılması önemli değil. Adliye koridorlarında sürünmekten bıksın da yazmasın diye..

En popüler görüntülerle 50 milyar, yüz milyarlık davalar açılıyor ki, özellikle yeni yetişmekte olan genç kuşak gazetecilere göz dağı verilsin diye..

Yetmiyor, gazetecilere telefon, e-mail, fakslarla tehditler yağıyor..

Yetmiyor.. Gazeteciler saldırıya uğruyor. Büyük gazeteci az rahat. Koruması falan var. Ama yeni yetişen kuşakları kim koruyacak.. Onlar korkar oluyor, amaç bu zaten..

Yetmiyor. Medyanın kendi içindeki aşağılık kompleksli ve korkak kalemler, kendi yapamadıklarını yapanların nasıl öne çıktıklarını görünce, kıskançlık krizleri içinde muhbir vatandaşlığa soyunup, her türlü eleştiriyi yapanı, savcılara, yetmedi, yeraltı dünyasının kabadayılarına bıkmadan, usanmadan hedef gösteriyorlar. Her eleştiri "Hakaret" paranoyası içinde ihbar ediliyor.

Yetmiyor.. İşte basın özgürlüğü adına kurulmuş Basın Konseyi gibi saygın kuruluşlar, onurlu gazetecilerin değil, yalancı kokainmanların yanında yer alıyorlar.

Yetmiyor.. Spor Yazarları Derneği adlı, basın özgürlüğü ve üyelerinin hakları için kurulmuş bir sivil toplum örgütü, üyelerini bu şiddetli saldırı, tehdit ve cezalara karşı yapayalnız bırakıyor..

Şimdi söyler misiniz bana, bu ülkede Basın Özgürlüğü'nden söz etmeye hakkımız var mı?.

Bugün Kazım Kanat'ı savunmayanlar, aslında kendilerini ve kendi haklarını savunmadıklarını dahi anlamayacak kadar körler..

Basın Konsey'i Kazım Kanat'tan resmen özür dilemelidir!..