|
|
 |
Devlet ve özel sektör el ele sermayeyi eritti
Kurlarda ve faizde yükselişin sınırlı olacağı, 'bir şekilde' garanti edildi. Bankalar "Alacaklı olduğum devlet ya da kendim" düşüncesiyle riski algılayamadı
Özel sektör bankalarının önemli bölümü, son 10 yılda kamu açıkları ve kendi iştiraklerinin, gruplarının finansmanına yönelik yapılanma içinde çalıştı. "Alacaklı olduğum devlet ya da kendim" düşüncesiyle çalışılan bir ortamda, herhangi bir risk algılanmadı ve kamu iç borcuyla birlikte yüksek riskli projeler de finanse edildi.
Yükümlülüklerde ise, mevduat ve alınan kredilerin önemli bir bölümü döviz. Son 10 yılda 'kurlardaki yüzde artışın varlıklardaki nominal yüzde artıştan daha yüksek olmayacağının' bir biçimde garanti edilmesi, sistemin risk algılamasını tamamen "dumura uğrattı".
Bir de, Merkez Bankası'nın 1995 sonrası gecelik faize üstü kapalı biçimde uyguladığı "tavan" politikası var. Beklenmedik birşey olsa dahi bankaların kurtarılacağı, 1994'te olduğu gibi pozisyonların minimum zararla kapanmasına yardımcı olunacağını varsayıldı.
Kamu bankalarına gelince... 1994 krizinde bu bankaların kaynakları kullanılarak, özel sektör bankalarının bir kısmı "kurtarılmıştı." Görev zararlarını ve geri dönmeyen politik kredileri de koyarsanız, bugünkü tablo ortaya çıkıyor.
2000 programına göre sistem, ancak kazanılan döviz kadar TL yaratabilecek aşırı likidite yaratılmayacaktı. Bundan, likidite sıkışıklığı olduğunda faizin hızla yükseleceği anlaşılıyordu. Bu ortamda, birinci sıraya likidite ve faiz riskini koymanız gerekir. Çünkü, programa sadık kalındığı sürece, faizin rekor düzeylere fırlama ihtimali çok yüksektir. Eğer verdiğiniz borç, uzun vadeli, topladığınız mevduat kısa vadeli ise müthiş zarar yazar ve sermayeden yersiniz. TCMB'nin fazla likidite sağlaması ise "programın bittiği" anlamına gelecektir ki o zaman da "kur riski" var. Bu durumda; açık pozisyonu makul seviyeye çekip, varlık ve yükümlülükler arasındaki vade farkını mümkün olduğunca azaltmanız gerekir.
GÖZ GÖRE GÖRE
Bu risklere karşı; bazı bankaların pek bir şey yapmadığı, hatta tam aksi pozisyon aldığı anlaşılıyor. Biz göremesek de, denetleme-gözetleme yapan kurumlar bunu o zaman görüyordu. Kasım ayına gelindiğinde belki de çok geçti. O zaman bir banka portföyünde sermayesinin 25 katı kadar bono bulunduruyormuş ve bunu kısa vadeli yükümlülükle fonluyormuş. Olacak şey değil! Bu olay, akıl hocalarının "sisteme likidite verilseydi kriz çıkmazdı" analizi, programın anlaşılmadığını gösteriyor.
Şubat'ta tüm riskler realize oldu. Kurdaki artış ve faizdeki bir-iki günlük de olsa rekor düzey, TL yükümlülükleri çok kısa vadeli olan ve döviz borcu bulunan bankaların yükümlülüklerini yükseltti. TL cinsinden, sabit faizli uzun vadeli varlıklarda artış olmaması sonucu ortaya çıkan zarar, bankaların sermayelerini yok etti.
Anlayış değişmeden bankalar kurtulmaz
Devlet yardımı sistemi güçlendirir mi? Yardımın nasıl yapıldığına bağlı. Özellikle kendi grubunun riskli projelerini finanse ederek, bütün riskleri ihmal ederek yönetilen ve bu noktaya gelen kurumlara bu yardım yapılacaksa, elbette sistemi güçlendirmez, kaynaklar heba olur.
Sistemin güçlenmesi için bu noktaya gelinmesine neden olan anlayışın değişmesi gerekiyor. Böyle bir resmin ortaya çıkmasında vebali olanların açıkca teşhir edilmesi gerekiyor. Oysa, vitrin değişikliği düzeyinde dahi olsa, herhangi bir değişiklik yok. Son 10 yılda Türkiye, iyi yetişmiş gençlerinin önemli bir bölümünü bu sektöre yönlendirdi ve onlar da ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştılar. Sistemin "kötü yola düşmesinde" suçları olmayan bu binlerce insan şimdi işsiz ve başlarına ne geldiğini anlamaya çalışıyor. Bu durumda en ufak günahı olanların utanıp, en azından "susması" gerekli. Oysa baktığımızda, bu "kötü yola düşme" sürecinde payı olanlar hiçbir şey olmamış gibi yerlerinde oturuyor.
YARIN
Dışbank Genel Müdürü Faik Açıkalın: Yüzleşmemiz gereken gerçeklerden bir tanesi, sektörün doğru risk yönetimini uygulamada yetersiz kalmasıdır.
|
|
|
|