Hep söylenir: Ne zaman ekonomide bir istikrar ve gelişme fırsatı yakalasa, dış güçler Türkiye'yi karıştırırlar..
Bu iddianın ne kadarı gerçektir, ne kadarı basiretten yoksun politikacıların bahanesidir bilinmez.
Ama Türkiye "taşlanmamak için meyveli ağaç olmayayım" diyemiyeceğine göre üreten bir ekonomi ile kalkınmak hedefinden de vazgeçmeyecektir.
Unutmamak lâzım ki, ekonomisi güçlü ülkelerin toplumları her türlü tehlikeye karşı daha dayanıklı oluyorlar.
Ekonomik güç de, yaratılan kaynakların üretimi, ihracatı, istihdamı desteklemek amacında kullanılmasıyla kazanılıyor.
Türkiye yıllarca kaynaklarını enerji ve kredi maliyetlerini düşürüp rekabetçi bir ekonomi yaratmak amacında kullanmadı.
Köylünün oyunu avlamak için destekleme alımlarında, partili yandaşların doldurulduğu devlet kadrolarında, rüşvet kapısı kamu ihalelerinde har vurup harman savurdu.
Karaya toslamak bile akıllandırmadı bizi.
Savurganlık yüksek faizli borçlarla sürdürüldü ve battık..
Artık, aynı maceranın yeniden yaşanmasına imkân bulunmayan bir eşikteyiz. "Yanlış yapanı seçimde cezalandırırız" deme lüksümüz yok. Çünkü bugün yakaladığımız şans, önümüzdeki seçimi bekleyemez.
Gördüğümüz yanlışların düzeltilmesini istemekte millet olarak IMF'den daha acımasız olmak zorundayız.
Devlet Bakanı Recep Önal, KİT'lerdeki danışman kadrolarının durumunu sordu. 23'ünden cevap geldi:
Ayda ortalama 1 milyar lira maaş alan 428 müşavire yılda toplam 5 trilyon 170 milyar lira ödeniyor. Bunlar iş yapmıyor, her ay bankamatikten parasını çekiyor.
Kalan 36 KİT'te durum ne?
Öteki 35 bakanlıkta kaç danışman var ve devlet bunlara kaç yüz trilyon ödüyor?
Türkiye artık savurduğu her kuruşu tasarruf etmeye ve tümünü üretime ve istihdama yönlendirmeye mecburdur.
Bunu yapabilirsek hiç bir düşmanlık Türkiye'ye zarar veremez. Yapamazsak zaten düşmana gerek kalmaz!
Tayyip Erdoğan zekice bir tanımlama yapmış: "Konjonktür Hazretleri"..
Lâf güzel ama içerdiği itiraz haklı değil.
AKP lideri, 312'nci madde değişikliğindeki "kamu düzenini bozma olasılığı" ifadesini uçuk bulmuş. Diyor ki:
"Suç açık seçik ortaya konulmalı. Bu yapılmalı ki hakimler vicdani kanaatlerine göre karar vermek mecburiyetinde bırakılıp konjonktür hazretlerinin baskısına maruz kalmasın.."
Oysa madde yeteri kadar açık:
"Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, insanları kamu düzenini bozma olasılığını ortaya çıkaracak şekilde tahrik eden kimseye 1-3 yıla kadar hapis cezası verilir.."
Herkes ülkenin ve toplumun şartlarını dikkate alarak "lâfını bilmek" zorundadır. Bugün kamu düzenini bozma ihtimali yaratmayan bir söz veya eylem, yarın tehlike doğuracak tahrik yaratabilir.
Türkiye bir süre daha bölücü ve gerici tehdide karşı uyanık olmak zorundadır. Özgürlüğün sınırları elbette konjonktüre yani dönemin şartlarına göre değişecektir.
Bu sınır, hakimlerin vicdanına değilse başka kimin takdirine bırakılacak?