|
|
 |
Popülizm tuzağına düşmenin zevki..
Cuma akşamı elinde zımbırtı (Uzaktan Kumanda aletine bir ad bulamadık. Ben evde böyle derim, onu kullanıyorum) ana haber bültenlerini zaplıyorum.. Başlıyalı nerdeyse bir saat olmuş, hala ve tekrar tekrar "Kar" anlatıyorlar.. Yani o gün kar yağmasa bütün kanallar Ana Haberleri iptal edecek sanırsınız habersizlikten, aynen öyle..
Ertesi gün bütün gazeteler de "Kar" sayfaları ile çıktılar.. Görmemişin bir oğlu olmuş hesabı.. Aslında görmedikleri de söylenebilir.. Bu ülkenin en az üçte birinde kış geldi mi gelip, bahara kadar kalkmayan kar, İstanbul'u 1987'den tam 15 yıl sonra bir yoklayayım demiş, yer yerinden oynamış..
Varsa kar, yoksa kar.. Ve de her televizyon ve her gazetede hemen hemen, valinin kellesi talebi..
Neymiş.. Meteoroloji "Cumaya kar var" demiş de, okulları tatil etmemiş..
Bir defa meteorolojinin açıklamasının adı üstünde "Hava Tahmini" yapar, onlar.. Tahmin.. Her tahminle okul tatil etmeye kalkarsak, bu kentte eğitim yapılmaz..
Efendim çocuklar okula servisle gitmişler, birinci ders sonunda tatil kararı alınmış.. İyi ya işte.. Son saate kadar ders göreceklerine "Mümkün olduğu kadar erken evlerinin yolunu tutsunlar" istenmiş.. Yetmez mi?..
Bir ağlama edebiyatıdır gidiyor, tüm yazılı ve sözlü medyada.. Çocuklar perişan olmuşlar.. Perişan olmuş çocukları görüyoruz durmadan ekranda.. Ya okullarında bekliyorlar.. Emniyette.. Ya da sokaklarda, caddelerde neşe içinde kar topu oynuyorlar.. atv'de röportaj yapasım geldi, birçok bilmiş var, büyümüş de küçülmüş, onun dışında şikayet eden yok.. TV muhabirlerinin "Rezil oldunuz, dondunuz, eve gidemiyorsunuz, değil mi" gibi, tüm gazetecilik ilkelerine ters tuzak sorularına rağmen.. Hepsinde neşe, hepsinde keyif..
Hayır.. Bu benim anladığım gazetecilik değil.. Bu aslında popülizm bile değil.. İstanbul'da çocuklarını pamuğa sarıp rafa koymaya alışmış birkaç bin ailenin dışında geri kalan herkes, İstanbul'un gecekonduları başta ve Anadolu'nun tamamı, şaşkınlık, hatta biraz öfke ile izliyorlardır, bu yayınları.. "15 yılda bir İstanbul'a yağınca mı kar haber oluyor" diye..
Haksızlar mı?.. Doğu Anadolu'da her gün, sabah akşam, en az beşer kilometre yol yürüyerek okula gidip gelen köy çocuklarının canı patlıcan mı, İstanbul'daki beyzadelerinki, cansa?.. Yolları iki, üç ay kapanıp, mahsur kalan, hastalarını, doğum yapacak kadınları hastaneye yetiştiremeyen onca köyün insanları bu ülkenin vatandaşı değiller mi?..
Bu ülkede haber olmak için ille de İstanbullu mu olmak gerek?.. İstanbul'un da göbeğinden haa.. Kenarından değil!..
Vali harika bir laf etmiş.. Alkışladım.. Yürekten alkışladım.. "Hayatın zorlukları ile tanışmak da bir eğitimdir" diye..
Bandırma'da evimiz bir yokuşun tepesindeydi.. Paşa Bayırı'nda.. Okulum ise, kentin öbür ucundaki tepenin üzerinde.. Ve o zaman çocuklar uzun pantolon giymezlerdi.. Karlar içinde bir yokuşu iner, kenti baştan başa geçer, öbür taraftaki tepeye tırmanır, okula varırdım.. Dizimin altında biten çoraplarımdan sonra, kısa pantolona kadar çıplak bacaklarım kıpkırmızı olarak.. "Servis aracı" nedir, tanımadan büyüdük.. Antakya'da ortaya, Ankara'da liseye hep yürüdük.. Hep karda, hep sıfırın altında bilmem kaç derecede donarak.. Sıfıraltı 15 olunca, okullar tatil edilirdi, kar yağınca değil..
Ne oldu?.. Kar yağınca rezil, kar yağınca perişan, kar yağınca şaşkın olmamayı daha çocukken, okul yollarında öğrendik.. Fena mı oldu?..
Kapının önünde servise bin, okulun önünde in.. Oh.. Keka.. Şimdi söyleyin, konu eğitimse, kim hayata daha iyi hazırlandı?.. Bizim kuşaklar mı, bugünün pamuğa sarmalanmış, 15 yılda bir kar görünce şaşıranları mı?.
***
Bu defa umutlu bir hava sezdim.. Gazete ve TV habercilerinin popülizm tuzaklarına düşmeyen köşe yazarı ve yorumcu sayısı giderek artıyor.. Beni mutlu eden pek çok yazı okudum bu defa..
Çocuklarımız hayatın zorlukları ile karşılaşmayı, çocukken öğrenmeye başlamalı.. Derece derece..
Laikliğin neresindeyiz?..
"Doğalgaz faturaları yüksek gelince, okul müdürlerini, kaloriferleri düşük derecede yakmaları için uyardık.."
Bu sözler İstanbul Milli Eğitim Müdürü Ömer Balıbey'e ait.. Ve de aslında, 15 yılda bir gelen kardan daha büyük bir dehşeti ifade ediyor.. Aslında veliler, aslında medya buna isyan etmeli.. Kar üzerine ucuz popülizm yapma yerine..
Okula doğalgaz, normal fiyatla fatura.. Okula elektrik, su da normal fiyatla fatura.. Peki okul bu paraları ödeyemezse ne oluyor?.. Sular kesiliyor.. Çocuklar tuvalete gidemiyor.. Sınıflarda ışıklar yanmıyor, okul ısınmıyor..
Bu kimsenin umurunda değil.. Ama devlet bütçesinden giderlerini karşılayamayan okul, öğrencilere başvurunca, kızılca kıyamet.. Öğrencilerden haraç alınıyormuş, veliler soyuluyormuş.. muş.. muş.. muş.. Meselenin özüne inen, çözüm arayan tek medya kuruluşuna rastladınız mı bugüne dek?..
Şimdi diyebilirsiniz ki, "Okulun ayrıcalığı yok.. Herkes gibi o da ödemeli.."
Öyle olsa can feda.. Ayrıcalık olmasa.. Herkes kullandığını ödese..
Camilere, elektrik, su, doğalgaz faturası gitmez bu ülkede..
Camiye gitmeyi zorunlu kılan bir yasa yok bu ülkede.. Dinimiz de, zorunlu kılmaz.. Namaz evde de kılınır.. Toplu kılınırsa, daha hayırlı denir, hepsi o..
Oysa temel eğitim zorunludur. Çocuğunuzu okula yollamazsanız ceza görürsünüz.
Şimdi, evde, işyerinde kılabileceğiniz namaz için camilere bedava, su, elektrik, gaz.. Gitmeye mecbur olduğunuz okullarda, su yok, elektrik yok, gaz yok.. Çünkü para yok..
Ve de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda bu ülkenin "Laik" olduğu yazar ve bu en vazgeçilmez hükümdür..
Hani nerde?..
Niye keyfi camiye bedava da, zorunlu okula parayla?.. Niye kocaman kocaman adamların gittiği camiler bedava ısınıyor da, minicik ilkokul çocukları, fatura ödenemiyor diye titreyerek ders yapıyor, soran var mı?..
Hani medya?..
Bu ülkedeki tüm sorunların kaynağında medyanın olduğu inancım, her gün güçlenerek artıyor.. Yasama, yürütme ve yargının ardından gelen dördüncü güç medya.. Çünkü ilk üçünü denetleme, onları eleştirme, onlar için çözümler üretme görev ve sorumluluğu medyada..
Hani nerde?..
Okullarda sular akmıyor.. Okullarda ışıklar yanmıyor.. Okullarda kaloriferler sönüyor.. Medyada çıt yok..
İstanbul'a kar yağıyor, 15 yılda bir.. Yer yerinden oynuyor.. Vay be.. Ne medyam varmış benim?..
Böyle medyaya, böyle ülke çok bile!..
Tavsiyeler!..
Tatsız filmler!.
Üç film seyrettim, karlı günlerde.. "İlle de görün" diyeceğim bir tane çıkmadı.. Hani desem ki "Benim tadım yok da, ondan öyle geliyor.." Yoo.. Birlikte izlediklerime soruyorum.. Onlar da memnun değil..
Nicole Kidman "Diğerleri" en umutlu olduğumdu.. Moulin Rouge'da hayran kaldığım Kidman bu defa tam tersine bir dramatik rolde olacaktı üstelik.. Filmin ilk yarısı nasıl karanlık, nasıl boğucu.. Nasıl basıyor insana.. Patlamamak elde değil.. İkinci yarı biraz kıpırdanır gibi oluyor, "hayaletli ev"de hayat.. Kidman iki çocuğu ve üç uşağı ile yaşıyor, bu kent dışındaki ıssız malikanede.. Finaldeki sürpriz, filmin tümünü taşıyacak güçte değil.. Çünkü bu sürprizi Hollywood bu yakınlarda zaten kullanmıştı..
Haydut'a fevkalade umutlu gitmiştim.. Bruce Willis filmlerinde asgari bir tempo vardır, hiç değilse.. Amerikan polisi olsam, filmi mahkemeye veririm.. Bu ülkede en kolay şey hapisten kaçmak. Daha kolayı yakalanmamak.. En kolayı da, Allahın günü bir bankayı kimsenin burnunu kanatmadan, yasal para çeker gibi soyup gitmek.. Sanırsınız ülkede ya kanun adamı yok, ya da hepsi ahmak..
Bruce ve arkadaşları (Arada gruba bir de mutsuz kadın katılıyor, Cate Blanchett) bir bankayı soyuyorlar, en basit metodla.. İyi.. Sonra ayni metoda bir banka daha soyuyorlar.. Sonra bir daha.. Bir daha.. Tekrarlardan patlıyorsunuz ama, yönetmenin elindeki senaryo bu kadar.. "Seans saatini doldurana kadar banka soymaya devam" demişler, adama sanki.. Vakit doluyor, film bitiyor..
Zırtapoz'a Ben Stiller için gittim. Yeni neslin iyi komedyenlerinden.. Erkek mankenlerin yaşamına bir bakış.. Tiplemeler iyi.. İyi de film gitmiyor.. "Son" yazısı çıktığında "İyi ki bitti" diyorsunuz..
SEVDİĞİM LAFLAR
Suyun değerini, kuyu kurumadan anlamayacağız. Alper Uzun
TEBESSÜM
Fıkra Yıldırım Tuna'dan
Yaşlı çift gecenin yarısında sokak kapılarının kurcalanması ile uyanmış.. Yaşlı adam kapıyı bir açmış ki karşısında kar maskeli siyahlar giymiş dev gibi bir adam.. "Aman Tanrım.. Tüm paramı almaya mı geldiniz? Mahvoldum!" diye bağırmaya başlamış.. "Hayır, ben hırsız değilim tecavüzcüyüm" demiş dev adam.. "Oh! çok şükür Tanrım!" demiş yaşlı adam, eşine seslenmiş:
"Etheeel! Seni istiyorlar..."
BİZİM DUVAR
Simit 300 bin lira. Demek ki yakında soyulan simitçi haberleri de okumaya başlayacağız. Hakan&Utku
|
|
|
|