İş yönetimi araştırmacılarından Rhonda Abrams, tanıdığı bir patronu anlatır. Satış elemanlarına büyük meblağlı komisyon çekleri yazmaktan nefret edermiş bu kişi... Abrams kullandığı sözcüğe özellikle dikkat çeker: "Nefret etmek."
Bir satış elemanı fazla başarılı oldu mu, ne yapılır? Daha çok prim yazılır.
Ama bu patron "çeklerin fazla şiştiğini" düşünürmüş ve ya satış komisyonunu kesermiş ya da o elemanı işten ayrılmaya zorlarmış. ("Yalnız o mu, bu patronlardan çoook var" diyorsunuz içinizde, biliyorum.)
Rhonda Abrams "bu tümüyle akıl dışı" der; "satış personeli ne kadar fazla kazanırsa, iş sahibi de o kadar kazanır."
Peki bu "akıllı" adam nasıl olur da böyle "akıl dışı" bir işi gayet inanarak yapar?
Çünkü satış elemanının aldığı para yükseldikçe, yani satış elemanı kazandıkça tek kazanan tarafın satış elemanı olduğunu düşünmeye başlıyor o patron...
"Her etkileşime bir kazanan bir de kaybeden varmış gibi bakıyor" diyor Abrams. Doğru...
Hem satış elemanının hem de kendisinin aynı anda kazanabileceğine, "işin içinde olmasına karşın" aklını erdirmek istemiyor.
O da belli ki, pek çoğumuz gibi "tek kazanan"ın olduğu veya "tek tek kazananların" olduğu bir dünyaya inanıyor da...
"Birlikte kazanılan" bir dünyaya inanmıyor.
İyi çalışan satış elemanı ayrılınca, satışların ve dolayısıyla kendi kazancının düştüğünü anlamayan patronun hali üzerinde daha fazla durup düşünmek istemiyorum.
Ne hali varsa görsün!..
Beni ilgilendiren şu: Biz de o patrona benzer olduk.
Toplumca da öyle, ülkece de!
"Biz kazanacaksak, başkası kaybedecek. Başkası kazanıyorsa, bu işte bir yanlışlık var; demek ki biz kazanamıyoruz demektir" türünden bir mantık, dış politikadan içe; kültürden ekonomiye, her yana egemen olmuş sanki!
Model şöyle kurulmuş:
Biz kazanacaksak, komşularımız kaybetmeli!
Çağdaş edebiyat kazanacaksa, Divan Edebiyatı kaybetmeli!
Sürücüler kazanacaksa, yayalar ebediyen kaybetmeli!
Siz listeyi uzatın...