Türkiye'nin gelir dağılımındaki adaletsizliği çözememiş olması, milyonlarca insanı ve aileyi mutsuz etmekle kalmıyor, ciddi biçimde tartışılması gereken sorunları soğukkanlı bir şekilde tartışmamızı engelliyor.
Nasıl mı?
Şöyle:
İnsanlar, emek vererek elde ettikleri gelirin sadece son derece düşük olmasından ötürü değil, zor kazanç ile kolay kazanç arasındaki ters orantıdan dolayı da büyük bir öfke içindeler.
Hem de yıllardır...
Elbette ki, emeğin kalitesi diye bir realite var.
Ama modern bir toplumda düz emeğin de bir şeyler ifade etmesi gerekiyor.
Türkiye'de düz emek, en fazla bir insanın açlıktan gebermemesini sağlarken...
Dünyayı gören ve izleyen insanların da bunu kabul etmesi mümkün değilken...
Türkiye'de bir de buna, kolay kazançlar ekleniyor..
Siz emeğinizle üç kuruş para için çırpınırken, elin kazması parmağını oynatmadan çuvalla kazanınca insanda ne sabır kalıyor ne de sinir...
Türkiye'yi birkaç yıldır kasıp kavuran öfke furyasının altındaki fırın ateşi buradan alevleniyor.
Hal böyle olunca da toplumun bir önemli meseleyi ciddi ciddi tartışması imkansızlaşıyor.
Size bir gün, ülkenizde neden herkes gürültü ile tartışıyor, neden daha ikinci cümleden sonra herkes birbirinin gırtlağına yapışıyor, diye sorarlarsa, gönül rahatlığı ile yukarıda anlattığım nedeni gösterebilirsiniz...
Hatta cinayet oranlarının olması gerektiğinden az olduğunu bile söyleyebilirsiniz.
Bakın iki gündür doğalgaz marifetiyle milyonlarca vatandaşın doğal kazlar gibi yolunduğunu bağırıyoruz, fakat dikkat ederseniz anlaşamıyoruz.
Ortalığı bir gürültü kaplıyor, alavere dalavere kürt memet nöbete hesabı vatandaş o hengamede sövüşe yatırılıyor.
Doğalgazın fiyatının bu derece artmasında cebimizdeki Türk parasının dolardan yediği feci dayağın, yani bir Amerikan yeşilini karşılamak için bir buçuk milyon tane dünyaya bedel Türk lirası saymak zorunluluğunun ne kadar payı vardır; Botaş'ın vatandaşı hazır kaz gibi bağlamışım metre küp başına on sent soysam milyonlarca dolar tufalarım şeklindeki halisane soygun planı buna eklenmekte midir, bunlar yetmezmiş gibi bir de bu silahsız gasp olayına nadide belediyelerimiz mi katılmaktadır?
Tam bilmiyoruz, anlayamıyoruz, kimse çıkıp erkekçe konuşmuyor, yalan dolan ve kuru gürültü ruhumuza işlemiş...
Bu bir örnekti.
Bir başka yakın örnek de bankacılık sektörünü rehabilite etmek için ortaya konulan iradenin tartışılmasında yaşanıyor.
Ben, günlerdir açıklıkla yazıyorum. Uzun yıllar köpeksiz köyde değneksiz gezen bankacılık sistemi sırf şu krizi selametle atlatmamız için değil, ülkenin ekonomik stratejisi için de adam edilmek mecburiyetinde.
Ben, milletin parası zengin bankacılara peşkeş çekilecekmiş, eskiden hortum yapılırken şimdi bizzat devlet hortumu uzatıyormuş türünden gerizekalı edebiyatlara metelik vermem.
Bankalar ülke ekonomisinin bankalarıdır. Bu anlamda milletin bankalarıdır. Bunların içinde hak edenlerin milletin parası ile; borçlandırılarak ve yönetime girilerek rasyonel çizgilere çekilmesi milletin yararınadır.
Bunun tersini ancak zır cahiller, kötü niyetliler ve kireç kafalı devletçiler savunur, geçiniz bir kalem...
Fakat, hangi bankanın yardımı hak ettiği, hangi bankanın genel sarsıntılardan dolayı sermaye yıpranmasına uğradığı konusu hayati önemdedir.
Ciddi, dürüst ve ahlaklı çalıştığı halde birkaç puan eksildi diye koca bir bankayı ya da bankaları desteklemek yerine küt diye kepengini indirmek benim gözümde ülkeye verilecek en büyük zararlardan biridir.
Yeter ki ülke ekonomisini düze çıkartacağız ve binlerce çalışanı koruyacağız diye araya sızmaya çalışan naylon bankaları veya sermayesinin tamamını şirketlerine dökmüş olanları zengin etmeyelim.
Bir de tabii, çok önemli bir adalet meselesi var:
Şu anda rehabilite edileceği söylenen bankalar topluluğunun emeceği milyarlarca dolar ile mukayese edildiğinde çok cüzi kalacak bir sermaye parçasını şirketlerinde yasal kredi olarak değerlendiren gazeteci Dinç Bilgin'in uğratıldığı haksızlığın bir saniye bile geçirilmeden telafisi konusu var.
Aksi halde tarihimizde sadece Dinç Bilgin için yürütülmüş bir McCarthy'cilik sayfası yer alacaktır.