Cuma sabahı Marlo Londra'ya geldi.. Amerika'nın ortasındaki Kansas City'den Londra'ya.. Bir yıl önce bana ve Hüseyin'e verdiği sözü tutmak için.. "My Fair Lady'yi birlikte izlemek" üzere sözleşmiştik..
İki kocaman köpeği var Marlo'nun.. "Hafta sonu yokum, köpeklerime göz kulak olur musun" demiş, komşusuna.. "Tabii olurum" demiş, komşu.. "Nereye böyle!.."
"Londra'ya" deyince, düşeyazmış komşu.. Hafta sonu geçirmek için Londra'ya gitmek ha..
Delta Hava Yollarının birinci sınıf yolcusu.. Uçağa binerken, paltosunu alıp, asmışlar.. İnerken palto yok.. Önce kalkan biri almış gitmiş.. Bu bana nasıl bir centilmen olduğumu kanıtlama imkanı verdi..
Gecenin bir yarısı tiyatrodan çıkıyoruz.. İki adım yürümek, ya da taksi beklemek gerek.. Hava soğuk.. Parkamı elimde tutuyorum.. Uzun uzun tutuyorum, anlasın ki, giyme niyetim yok.. Omzuna koyarken itiraz ediyor.. "Baksana" diyorum. "Zaten giymiyorum. Bana bir iyilik yap, benim yerime sen taşı.."
Eeee!.. Arkamızdaki 65 milyon da böyle temsil edilir, işte!..
Kahvaltı dedin mi, Hüseyin..
"Hayatının kahvaltısına hazır ol, Marlo" dedim.. İnanarak dedim.. Çünkü Hüseyin, dünya çapında bir kahvaltı ustasıdır..
Hüseyin mutfağa daldı.. Tabak, çanak sesleri başladı.. "Biz de alt kata mutfağa iniyoruz, Marlo" dedim.. "Hüseyin'i mutfakta çalışırken görmek fevkalade ilginç ve keyiflidir.."
Adam sanki, insan değil, ahtapot.. Yani sekiz kolu var.. Koca bir fırının üzerinde üç ocak, üç ocağın üzerinde üç tava.. Üçünde ayni anda üç ayrı şey pişiyor..
Hellim ızgara.. Sucuk tava ve Hüseyin usulü, karıştırılmış yumurta.. Bu yumurtayı çok iddialı Amerikan ve ingiliz şeflerinden yedim, Hüseyin'in eline su dökemezler..
Sekiz kolun üçü, bu tavaları karıştırır, sallar, içine Hüseyin usulü çeşitli şeyler ekerken, geri kalan beşi de, gene Hüseyin usulü bir kahvaltı salatası hazırlıyor..
Soğanların ince kıyılıp hafif tuzda öldürülmesi.. Domateslerin soyulduktan sonra ince ince dilimlenmesi.. Hafif tuz.. Hafif limon ve üzerine Tuğrul Şavkay Numara 5 zeytinyağı.. Yaa.. Bizim ünlü gurme Tuğrul Şavkay şimdi bu işe başlamış.. Bir şişe de bana verdi, bu Numara 5'ten.. Nasıl enfes bir yağ.. Hayır, salata bitmedi.. Şimdi bunları iyice karıştırmak gerek. Hayır.. Kaşık, çatalla değil.. Elle.. İşin sırrı burda.. Hafif avuçlayarak karıştırıp domatesi biraz öldürdünüz mü, o yağ, o limon ve o üzerine, zevkiniz ve keyfinize göre çok hafif ektiğiniz baharlar, öyle bir birleşiyor ki, böyle bir şey olmaz..
Zeynep'i ne mutfağa sokuyoruz, ne yemek salonuna.. Çünkü, Hüseyin kahvaltı hazırlarken, sofrayı hazırlamak da benim işim..
Oturduk.. Hüseyin de oturdu. Yemiyor.. Marlo sordu.. "Hayrola?.." Dedim ki.. "Ramazan.. Oruçlu.."
"Ayıp olmuyor mu" dedi, Marlo.. "Hem yemiyor, hem bize yemek hazırlıyor, hem de burda seyrediyor.."
"Bak Marlo" dedim.. "Benim dedem, bu ülkenin en önde gelen din bilginlerindendi. Ramazan ayında sabah kahvaltı, öğlen yemeği bir tek ben yerdim evde.. Dedem 'Çocuklar sadece arefe günü tutar, o bir gün, 30 güne yazılır' derdi. Derdi de, ben de oruçlu anneannemin bana yemek ve sofra hazırlamasından fena halde sıkılırdım.. Dedem gene anlatırdı.. "Bak evlat.. Oruçlu birinin, oruç tutmayana, tutamayana hizmet etmesi, sevabını arttırır.."
Baktım, Marlo'nun gözünde durum pek netleşmemiş..
"Bak şimdi" dedim.. "Diyelim ki, Tanrı, bugün oruç tuttu diye, Hüseyin'e 10 puan veriyor.. Bize kendi yemediği halde bu kahvaltıyı hazırladığı için puanı 100 oluyor.. Yani kafana takma, Hüseyin, bize değil, kendine yapıyor ne yapıyorsa.."
Gülüştük.. "Dur Marlo, daha bitmedi" dedim.. "Bugün ramazan.. Hüseyin oruç.. Ama Pazar sabahı bayram.. Oruç moruç yok.. Bu kahvaltıyı aklında iyi tut.. Hüseyin'in kendisinin yiyeceği kahvaltı ile farkına bak.."
Hüseyin beni mahçup etmedi.. Pazar sabahı harikalar yarattı.. Bir değil, üç çeşit yumurta yaparak ve sofraya muhteşem peynirler koyarak..
Kahvaltıdan sonra Özer'e indik.. "Yahu Hüseyin" dedim.. "Londra'nın yarısı, Pazar sabahı, kahvaltı, ya da brunch diye sokağa fırlar.. Hani geçen sene bana 'Londra'nın en iyisi' diye reklamını yapıp, filminde Julia Roberts'in başrolünü oynadığı Notting Hill'de bir yere götürmüştünüz.. Değil yemek, dokunamamıştım bile, öyle felaket şeylerdi.. Bu Özer'de her Pazar kahvaltı versen, şuraya tam vitrinin önüne ocağı koyup, kafana külahı geçirsen ve bu çeşit çeşit yumurtaları hazırlayıp, Hellim tavanın yanına koysan, ne olur düşündün mü, hiç?.. Türkiye'den gelen Hıncal bayılıyor, Amerika'dan gelen Marlo ölüyorsa eğer lezzete, demek enternasyonal bir damak tadı yaratıyorsun.. O zaman daha ne duruyorsun?.."
Spor sayfalarında yıllardan beri ayni şeyleri söyleyenlerin yanında, yeniler, yeni şeyler söyleyenler çıktı.. Onları nasıl keyifle, heyecanla, zevkle okuyorum.. Gençlere sütun veren şefleri yürekten kutlarım..
Akşam'da Ferdi Leflef bunlardan biri.. Doğan Seyfi için hepimiz nasıl üzüldük değil mi?.. Leflef de üzülmüş.. Ama o bir de "Ah.." diyor.. "Ah Doğan Seyfi ah.. Emniyet kemerini taksan ne olurdu?.."
O kazada kemerli olsa, nerde ise burnu bile kanamadan çıkacakmış, 21 yaşındaki bu müthiş yetenek. Kemer yok. Başını ön cama o hızla çarpınca, yaşam şansı kalmamış.. Bunu gören, bunu yazan, bu ibret dersini veren bu sayede kimbilir kaç kişiye kemer takmanın ne anlama geldiğini en müthiş örneği ile veren yazar Ferdi..
Duygusal ağıt yerine "Bir daha olmasın" için yazıyor..
Zamanında, Mami, Galatasaraylı Muhammed de emniyet kemeri taksaydı, bugün hala oynuyor ve milyarlar kazanıyor olacaktı. Şimdi nerde, ne yapar, neyle geçinir?..
Ferdi o zaman yazsa, ya da o zaman Ferdiler olsa, belki de Seyfi Doğan bu yılbaşı aramızda olacaktı.
Abuzittinciğim, Cumhurbaşkanımız Ankara Gölbaşı'nda dört katlı bi ev alınca kıyamet koptu. "Bu kadar kısa zamanda bu parayı nereden bulmuş?"
Allah allah.. Bilader, adam yıllardır devletin en üst kademelerinde görev yapmış.. Cumhurbaşkanlığı maaşı da ortada. En az Ecevitler kadar da mütevazı yaşadığına göre, elbette şimdiye kadar bişeyler biriktirmiştir.
İşin ilginci "baba" yazarlar da Gölbaşı'ndaki evi tartışmaya başladı. Ertuğrul Özkök, "Özal'ın 'sarayı' Sezer'in 'mütevazı evi'" başlıklı yazısında, Hürriyet'te bu haberi verirken "Hiçbir yorum katmadıklarını" belirterek, eski bi anısını anlatıyordu. Rahmetli Özal'la Okluk'taki evde bi röportaja gitmişti. O tarihte Okluk'taki evden bi gazete "Özal'ın sarayı" diye bahsetmişti. Oysa saray denilen yer "125 metrekarelik mütevazı bir evdi.. Sıradan bir siyasetçi oturuyor olsa basit bir ev denilecek olan bu mekan, sırf Özal'a kızgınlık nedeniyle birden saray oluvermişti."
Yazının burasında durdum Abuzittinciğim. Kendi kendime "Acaba" dedim, "Rahmetli arada bi şaka yapmaktan hoşlanırdı. Özkök'ü Okluk'taki ev diye bi başka yere mi götürdü!?"
Bilirsin buraları azbuçuk tanırım. 125 metrekareyi geçelim.. Ağaçlar arasındaki saklı müştemilat da gözden kaçırılmış olabilir.. Ama Sezer'in Gölbaşı'ndaki, bahçesinde havuzu da olsa, dört katlı eviyle, Okluk'taki ev hiç bi şekilde kıyaslanamaz kardeşim. Cebelitarık'dan gir.. Taa İskenderun'a kadar Akdeniz'in en güzel koylarından biridir Okluk. Keşke öyle bi koyda geçtim evden odadan, çadırda yaşasam!
Yazın, Araplar'dan tut İngiliz Kraliyet Ailesi'ne kadar bi sürü tekne, Okluk'u da içine alan İngiliz limanına demirler. Kralların bazı misafirleri, bazı da bizzat kendileri bu sularda, gözlerden uzak, denize girip eğlenirler, sessizce geldikleri gibi gene sessizce giderler. Dustin Hoffman'ından Robert de Niro'suna kadar şöhretlere de rastlaman mümkün.. Buraları muazzam yerlerdir kardeşim. Gölbaşı nire Okluk nire Abuzittinciğim?
Sen İngiltere Kraliyet Ailesi'nden birinin Ankara'nın Gölbaşı'na gelip kiraladığı sandalla, içine lağım akan gölün sularında yelken yaptığını duydun mu?
Cumhurbaşkanı'nın Gölbaşı'nda aldığı dört katlı ve de havuzlu evin parasıyla, Okluk koyundaki konutun ön terası alınabilir mi bilemem kardeşim.
Hele hele o paraya Okluk koyunda bi kulübelik yer verirler mi?
Bilader şurada güvendiğimiz bi iki insanla bi iki müessese kaldı.. Bari onları karalamasak..
Münasip yerlerinden öperim Abuzittinciğim.
Kardeşin Güneş