Nerdeyse hemen her yerde; kar, bora, fırtına, yağmur, sağnak, sel baskını... Kapanan yollar, yollarda kalan taşıt araçları, uçan damlar, çöken evler, donarak ölenler, düşerek orasını burasını kıranlar; eskimeyen deyimle "felç olan hayat", "kara teslim olan İstanbul", "yağmurların yine esir aldığı Mersin'le İçel"...
Meteorolojik bir saldırı önünde, hemen bozguna uğrayıverdiğimizi gizlemek gerekmez mi halk kitlelerinden?
Hem vatandaşların moralini yüksek, hem de gelecek kuşakların geçmişleriyle övünme gücünü ayakta tutmak zorundayız arkadaşlar!
Bunun da en kestirme yöntemi hamasete abanmaktır.
Bendeniz de, yüz yıllık kutsal bir geleneğin bilinciyle, kışa karşı düşülen çaresizliği sütrelemek için, üstüme düşeni yapmaya çalıştım:
Ellerin morarsa da, donsa da çoluk çocuk;
Asla al bayrağını titrek ellerle tutma!
Yoksa da ne ekmeğin, ne sırtında bir gocuk;
Türk üşümez, Türk donmaz; sakın bunu
unutma!
Vaktiyle 70 bin Türk, dondu Sarıkamış'ta
Gık demeden, yiğitçe; elbet de vatan için...
Sen de dayan soğuğa, renk verme sakın kışta;
Seni yönetenlere sövsen de için için...
Asla al bayrağını titrek ellerle tutma!
Türk üşümez, Türk donmaz; sakın bunu
unutma!
Salı günü Posta'da da, Mehmet Ali Birand yazısına şöyle başlıyordu:
"Uluslararası Af Örgütü'ne şube açma yasağı. BBC ve Almanya'nın Sesi'ne yasak. Komünist kelimesine yasak. HADEP'e yasak. Yasaklamak yerine yasalara uymayanı cezalandırmayı düşünmüyoruz. Hukuk devleti olmak adeta hepimizi korkutuyor"
Şimdi iyi düşünelim arkadaşlar!
Çağdaşlaşma, saydamlaşma ve hukukun üstünlüğünü benimseme çabalarına hız verirsek; sinsi talanlarla iri yalanlara dayalı siyaset saltanatı depremlere uğramaz mı?
O zaman ne anlamı kalır "vatanı kurtarmak için başa geçme" edebiyatının?
Siyasetçilerimizin çoğunu, elleri böğründe bırakmaya hakkımız yok.
Bunun da yine en alışılmış yöntemi; okullardan başlayıp, hamaseti yoğunlaştırmak ve "analitik düşünce"yi dondurmaktır.
Bendeniz üstüme düşeni burda da yapmaya çalıştım:
Uluslar arası şu Af Örgütü,
Karışabilir mi Türk'ün işine?
Türk doğmamışların bozuktur sütü,
Sakın sokma onu işin içine!
Tarihinde "insan hakları" mı var?
Bu yaveler için akmadı kanın.
Hukuka mı uydu şanlı atalar?
Urdu kellesini karşı çıkanın.
Ataların şanlı, tarihin şanlı;
Gücünü kıskanan sana "barbar" der.
Bayrağın şehitlerin kanıyla kanlı;
Devlet "güç" demektir, hukuka boş ver!
Em. Büyükelçi Yalım Eralp de, Neşe Düzel'le yaptığı bir söyleşide neler neler söylememiş.
"Büyüklük merakımızla dünyayı kendimize güldürüyoruz. Chirac her konuşmaya 'Fransa büyük devlettir' diye başlamıyor."
"Güçlenmemizi istemiyorlar, bizden korkuyorlar, diye kendimizi kandırdık. SSK'yı Yunanistan mı çökertti? Trafik canavarını Suriye mi yarattı?"
"İçeriyi yönetemeyenlerin, dış politikada hep haklı olmaları mümkün mü?"
"Kardak krizi sırasında Ankara'dakiler kendini Amiral Nelson zannetti"
İttihatçılar'dan bu yana, "Türk'e Türk propagandası"yla hipnotize edilmiş insan yığınlarının; küçük yaştan başlayarak kasıtlı olarak dondurulmuş olan "düşünme yeteneğini" ırgalamanın anlamı mı var?
Bendeniz yine hemen hamaseti çıkarıyorum öne:
Türk'ün yok ihtiyacı, yol gösteren Baylar'a!
Çağ mağ bize vız gelir; çağları biz sindirdik.
Başkaları gitse de, Ay'lara Uzay'lara;
Ay'ları, Yıldız'ları, biz bayrağa indirdik.
Aklın berraklığına ey dostlar gerek var mı?
Kanlı kılıç önünde, akıl makıl kaybolur.
Yok hukukmuş, bilimmiş; Türkler bunu
yutar mı?
Yumruğu vurduğunda, hepsi kıçından solur.
Biz kimseye benzemez, kendimize benzeriz.
Ataların mı girdi, Avrupa Birliği'ne?
Bize yan bakanları, biz orada ezeriz;
Tükürerek Batı'nın cakalı ibiğine.
Dünyayı toz ederiz kızınca gelip aşka,
Dost mu vardır Türkler'e, yine Türkler'den
başka?