
Hayatın ilk ve son saati...
Milliyet'in "Pazar" ekinde Mehmet Kenan Kaya, kırk yıldır saatle, saatin kendisine armağan ettiği sessiz dünyada yaşayan Recep Gürgen
ile konuşuyor. Recep Usta, bugüne kadar 30 bine yakın saat tamir etmiş, hiçbir müşterisini de "Saatinizin tamiri mümkün değil" diye geri
çevirmemiş...
"Topkapı ve Dolmabahçe sarayları da dahil olmak üzere birçok müzedeki saatlerin onarılmasında da büyük katkı sahibi.
Dolmabahçe Saat Kulesi, Fener Rum Lisesi'nin ünlü saati yıllardır onun "neşter"iyle ayakta duruyor."
Recep Usta diyor ki:
"Biz artık saati zamanı gösteren, süsü de modaya uygun olması gereken bir cihaz gibi görüyoruz. Oysa eskiden saat
almak başlı başına bir olaydı. Anlayan biriyle gidilir, aranır ve alınan hayatın ilk, belki de son saati olurdu." Kaya'nın Recep Gürgen ile konuşmasını okurken hayatımda aldığım ilk saat geldi düştü hatıralarımın mahzenine...
İzmir'de altmışlı yılların başları olmalı, sanırım lise birinci sınıftayım. O yaz tatilinde babamın yanında çalıştım. Daha doğrusu babam, bir su tesisatı işi almış, ama işi ben götürüyorum. Tabiatıyla kazanacağım ya da kazanılan para da benim...
İşin sahibinden de parayı ben aldım. Ertesi gün de anneme bir saat alacağımı söyledim. Annem, çok doğal karşıladı, "Sen" dedi "alınterinle çalıştın, git istediğin saati al."
Hemen Kemeraltı'na koştum. O zaman böyle dijital, çeşit çeşit marka saatler nerede? Varsa yoksa "Nacar"... Belki var da, biz "Nacar"dan başka saat bilmiyoruz. Ve "Nacar"ı koluma geçirdim. Beş-altı yıl sonra İstanbul'a üniversiteye geldiğimde Çiçek Pasajı'nda arkasına imzamı da attıracaktım. O yıllar, Recep Gürgen kadar olmasa da bir saatçi "yazı" ustası vardı. Meyhaneleri dolaşır, saatlerin arkasına yazı yazardı. Dizinin üstüne bir küçük bez serer, saatinizi o bezin üstüne koyar, eline aldığı bir küçük keski ve çekiçle adınızı soyadınızı yazardı. Dilerseniz kalp resimleriyle falan da süslerdi.
O saati uzun yıllar taşıdım, Sonra nasılsa bir gün kaybolup gitti ama, hatırası hiçbir zaman terk etmedi anayurdunu hayatımın... Ağa Han Mimarlık Ödülü'nü de alan Nâzım Hikmet'in arkadaşlarından Nail Çakırhan anlatmıştı bir gün, daha sonraları kullandığım cep saatimi gördüğünde...
Çakırhan da benim gibi Cumhuriyet gazetesinin düzeltme servisinde çalışmış... Sanırım 30'lu yılların başları... Cumhuriyet'in başında da Yunus Nadi... Bir gün bir yanlışını düzeltiyor Yunus Nadi'nin... Ve hemen odasına çağrılıyor. Yunus Nadi, bir zarf içinde o zamanın parası, yüklü bir meblağı teşekkürle Çakırhan'ın eline tutuşturuyor.
"Git" diyor, "Eminönü'nde Yeni Cami'nin arkasında saatçiler var, kendine oradan bir saat al..."
Çakırhan da gidip saati alıyor.
Bu olayı 70'li yılların sonunda, Cumhuriyet'e uğradığı bir gün anlatmış ve halen kullandığı saati de göstermişti. Evet, zaman değişti, zamanla birlikte saatler de... Recep Gürgen Usta'ya hak vermemek elde değil. Gerçekten eskiden saat almak başlı başına bir olaydı. Şimdi ise "saat"ler başlı başına bir olay...
BİR KİTAP: PERDE ARKASI
Bir İstanbul yazarı olan Burhan Arpad, Doğan Kitap tarafından yayımlanan "Perde Arkası" kitabında eski İstanbul'un eğlence merkezi Direklerarası'ndan yola çıkarak Türk tiyatrosunun "perde arkası"nı anlatıyor.
Arpad'ın Direklerarası üzerine serzenişi şöyle:
"Çöken bir imparatorluğun yıllar yılı ve yeni kurulan Cumhuriyet'in başlangıcında tiyatro, müzik ve düşün merkezi 'Direklerarası' şimdi anılarda bile kalmadı. 1958 yazında Beyazıt havuzundan Saraçhanebaşı'na kadar geniş bir cadde uğruna Direklerarası'nı yerle bir eden İstanbul belediyesi, 'saray' adını uygun bulduğu gösterişli yeni yapısına rağmen, Direklerarası için bir belge, bir anıt gerektiğini düşünmedi bile."
"Perde Arkası", tiyatro tarihimiz açısından bir belge niyetine okunacak bir yazılar toplamı...
İKİ MISRA
Bir eski ömür, eski çağ Bilinmez rüyaların yaşı.
SELAHATTİN BATU
|