|
|
 |
Yerli şahinleri kurtlar mı yedi?
Türkiye "iç dinamikleri" zayıf bir ülke. Yeryüzünün büyük dönemeçlerini en az birkaç asır gecikmeyle, o da yarım yamalak gerçekleştirmiş. Anayasaların başlangıcı sayılan 1215 yılındaki Magna Carta, bize 1808'de Sened-i İttifak ile gelmiş üstelik de kalıcı olmamış.
Gerekçesiz hiç kimsenin tutuklanmayacağı yolundaki ilk adım sayılan Habeas Corpus'un tarihi 1693'dür. Bu bize ancak Tanzimat ile gelmiş, toplumsal yapıya da bugün bile çok fazla nüfuz etmemiştir.
Yeryüzünün en keskin değişimlerinden biri sayılan matbaanın icadı 1450'dir. Bize gelmesi ise ancak 1725...
Örnekleri uzatmaya gerek yok. Türkiye değişimi maalesef toplumsal gücü ile yakalayabilen bir ülke değil...
***
AB sürecine kadar, dış dünyanın zorlaması ile oluşan "devrimler" makyajdan öteye geçemedi. Köylülüğü aşamamış bir toplumun; Şapka Devrimi'ne rağmen, kaskete mağlup düşmesi gibi... Kıyafet devriminin bir sosyal sürecin ürünü olduğunu görmezden gelince başka bir sonuç beklemek zaten abes.
Ishalat Fermanı'ndan başlayıp bugüne kadar "işkenceyi yasaklamış" görünmemize rağmen, bunu fiili hayatın bir parçası haline getirmek de, toplumun özünü değiştirmeden, sadece görüntüsünü değiştirme anlayışının uzantısı...
"Altı kaval, üstü şişhane" bu durum, ancak AB üyeliği ile değişebilir. Çünkü o suretle Türkiye, hem üretim biçimini hem de onun sonucu olan toplumsal örgütlenme biçimini değiştirebilecek.
Avrupalılaşmayı sadece "para harcama biçiminde" değil, "para kazanma biçiminde" de yakalayacak. Tüketim kadar üretim tarzının önemini de yaşama aktarabilecek.
Ne var ki, Türkiye, burayı bir "iç sömürge" olarak algılayan "anti AB lobisinin" ağır bir barikatıyla karşı karşıya. Bazen gizli, bazen açık bu anti AB lobisi kendi keyfi egemenliğinden vazgeçmemek için, hamasete dayalı ve milliyetçi duyguları kışkırtmayı hedefleyen bir söylem ile tam üyelik sürecini zehirleme arzusuyla yanıp tutuşmakta...
***
Kıbrıs, işleri çözmek yerine, yokuşa sürmenin en güzel örneklerinden biri... Önce federasyon deniyordu, sonra bu konfederasyona, ardından bağımsız devlete, AB süreci sözkonusu olunca da "ilhak"a dönüştürüldü. Son zamanlarda dünyanın hiç bir şekilde ciddiye almadığı, iç tüketime yönelik olduğu anlaşılan "asarız keseriz" şişinmelerini dinliyoruz...
"Avrupa Ordusu" konusunda da, durum pek farklı değildi. Bir taraftan AB üyeliği için ısrarlı olduğumuzu söylüyor, diğer yandan Avrupa Ordusunun bize karşı kullanılacağını düşünüyorduk. Ordunun oluşumunu "veto" edeceğimiz tehditleri de, çözüm aranışlarından daha fazla duyulur olmuştu.
Yerli şahinler, AB üyeliği sürecini avantaj kullanarak iyice bıçaklamaya başlamışlardı.
Bir günde hava değişiverdi. Dış dinamikler harekete geçti.
Avrupa Ordusu, Kıbrıs ve AB üyeliği konularında hepimizi umuda taşıyabilecek önemli gelişmeler oldu. Tıkanan süreç açıldı.
Sanki yerli şahinleri bir anda kurt yiyiverdi.
***
Ancak, bugünün bahar havası kimseyi çok fazla aldatmamalı. Bizim anti AB lobisi, tarihsel bir torpilleme geleneğinden geliyor. Bu konuda çok deneyimli. Provokasyonda uzman.
Eğer kurtuluşumuzu AB üyeliğinde görüyorsak sadece uyanık olmakla yetinmemeli, sürecin sağlıklı yürümesi için de "yerli şahinlere" gereken demokratik baskıyı yapmalıyız. Her zaman bir kurt bulunmaz çünkü.
|
|
|
|