Ateş Hattı'nda büyücülar, üfürükçüler, cinciler, medyumlar...
Tartışmıyorlar, sanki dövüşüyorlar.
Ekran değil, sanki arena.
Gazeteci yazar Bekir Hazar, Reha Muhtar, stüdyoyu dolduran konuklar, öğrenciler, ellerini kollarını sallaya sallaya, ağızlarından köpükler saça saça, kırmızı kartları çıkarta, çıkarta stüdyoya gelen konuklara saldırıyor. Ne düzenbazlıklarını bırakıyorlar, ne şarlatanlıklarını.
Sanki şeytan taşlıyorlar!
Şaştım, kaldım... İnsan, evine gelen konuğu nasıl dövmekten beter eder! Örf, adetlerimizde var mı böyle bir şey?
Konuklar stüdyoya bir konuyu tartışmak için çağrılmamış. Sanki milyonların önünde rezil olsunlar diye davet edilmiş...
"Ateş Hattı"nı izlerken birden Digitürk'te izlediğim, Russell Crowe'un 5 Oscar'lı "Gladyatör" filmi geldi aklıma.
Babasını elleriyle boğan, onun tahtına oturan Roma İmparatoru Phoenix, halkın içinde yaşadığı sefaleti unutması, saraya diş bilememesi için, babasının yıllar önce yasakladığı arenaların kapısını yeniden açar.
Zavallı millet bir anda unutur tüm dertlerini.
Aslanlara yem edilen... Kol, kafa kopartan... Yaşamak için öldüren gladyatörleri çığlık çığlığa, zevk içinde izlerken, herşeyi, ama herşeyi unutur...
"Ateş Hattı" da buna benziyordu.
Memlekette onca dert, sorun varken, bir bardak suda fırtınalar kopartılıyordu.
"Uyu yavrum uyu...
Ninnilerle, minnilerle uyutayım seni"