Romanya'ya geldiğim günün ertesi sabahında mihmandarımla kahvaltı için lokantaya indik. Kendisi bana döndü:
- Erik şarabı içelim mi, dedi.
İçimden, eh dedim, kafa dengi bir arkadaşa düştük. Maşallah sabahtan başlıyor.
- İçelim ya...
Erik şarapları geldi. O kendisine bir omlet, bir biftek söyledi. Ben ise sahanda yumurta istedim. Mihmandarımın yediği kahvaltı bana biraz kuvvetli göründü. Benimki de ona zayıf görünmüş olacak ki:
- Başka bir şey yemeyecek misiniz, kotlet, makarna falan, dedi.
- Hayır, dedim. Sabah kahvaltısında pek yemek yemem ben...
Sonra öğle oldu. Saat biri geçti, ikiyi geçti. İçim ezilmeye başladı. Bir türlü öğle yemeğinin lafı geçmiyor. Arabayla Köstence'den Bükreş'e gidiyoruz. Ben hep bekliyorum ki, bir yerde durup öğle yemeği yiyeceğiz... Ne münasebet; saat iki buçuk, üç, üç buçuk, boyuna gidiyoruz... Yolculuk icabı vakit kaybetmek istemiyorlar, diye düşündüm.
Saat dört buçukta Tuna kıyalarında bir yere geldik. Mihmandarım: - Yemek yiyelim mi, dedi.
- Yiyelim, dedim...
Oradaki bir lokantaya girdik. Güzel yayın balığı vardı; yedik yayın balıklarını...
Ertesi sabah mihmandarım kahvaltıda çorba içti, yumurta ve kotlet yedi. Ben bir tost yedim... Tekrar döndü bana:
- Başka bir şey yemeyecek misiniz, dedi.
- Hayır, dedim.
Başladık şehirde dolaşmaya... Yine saat bir oldu, iki oldu, üç oldu... Öğle yemeği için ses seda yok... Nihayet dörtte mihmandarım:
- Acıkmışsınızdır, dedi...
- Ya, dedim...
Bir lokantaya gittik... Baktım herkes yemekte...
Neden sonra anladım ki, bunlar bizim kahvaltı ettiğimiz zamanlarda kuvvetli yemek yiyorlar; bizim yemek yediğimiz zamanlarda da, kahvaltı ediyorlar.
Sabahları kuvvetli bir yemek; saat on ikiyi geçe bir kaç bisküvi, çörek; saat dörtte bir kuvvetli yemek daha; geceleyin sandviç falan...
Bu usule bir türlü uyamadım. Sabahleyin bonfile yiyip, öğlenleyin bisküviye yatmak bir türlü açmadı beni...
Rumen yemekleri bizim yemeklere çok benziyor. Patlıcan musakkasına, onlar da musakka diyor; köfteye köfte, pilava pilav... Böyle çok kelime var Rumencede... Mesela kaşkaval, kibrit, rahat, tütün, paşa, bokluk... Yalnız bokluk pek ayıp sayılmıyor onların dilinde. İşlerin karıştığını anlatmak için:
- Bir bokluk oldu diyorlar...
Bokluk kelimesinin nerden geldiğini bilmiyorlar... Ben, bizden geldiğini anlattım kendilerine... Gerçek anlamını da açıkladım.
Bizim mihmandar bir aylık evli. Her gün evlilikten bahsediyor bana. Hiç kimseninkine benzemiyormuş evliliği, çok mutluymuş. Ayda iki yüz elli lira taksitle, gıcır gıcır döşemiş evi. Bir dahaki yıla televizyona kadar her şeyi alacakmış. Fazla masraf yaptıkları için, karısı iki yıl daha çalışacak, sonra çalışmayacakmış. Bizim mihmandarla o kadar aileden olduk ki, her şeyini biliyorum. Karısının babası Alman, ana tarafı Macar... Başka kızlar gibi, evlenmeden önce hiçbir yaramazlık etmemiş. Çok memnun kalmış buna benim mihmandar. Sonra efendim benim mihmandarın babası köylü... Kendisi de köylüymüş; gençliğinde fabrikalarda işçilik etmiş, tarlalarda çalışmış, sonra okumuş, üç dil birden öğrenmiş; şimdi enstitünün önde gelen mütercimlerinden... Dünya siyasetiyle gayet yakından ilgili.
- Avrupa gazetelerini niçin burada okumuyorsunuz, diye sormazsam benimle çok dost.
Sorarsam sinirleniyor. Ben de kedisini sevdiğim için sinirlenmesin diye, her zaman sormuyorum. Öğle yemeğine beni geç bırakırsa soruyorum.
Not: 37 yıl önce yazılmış bir yazı... "Milliyet"ten...