kapat
26.11.2001
 SON DAKİKA
 EDİTÖR
 YAZARLAR
 HABER İNDEKS
banner
 EKONOMİ
 FİNANS
 MARKET
 RAMAZAN
 TÜRKİYE
 DÜNYA
 POLİTİKA
 SPOR
 MAGAZİN
 SAĞLIK
 KAMPÜS
 İSTANBUL
 HYDEPARK
 ANKETLER
 SİNEMA
 SANAT
 KİTAP
 MÜZİK
 TARİH
 GURME
 GEZİ
 OTOMOBİL
 YAT&TEKNE
 HIGH-TECH
 WEEKEND
 MELODİ
 ASTROLOJİ
 SARI SAYFA
 CANLI
 METEO
 TRAFİK
 ŞANS&OYUN
 ACİL TEL
 KÜNYE
 WEB REKLAM
 ARŞİV
 
Bırak, bozma...

Roma'da çokçası turistler Forum'a inmeden önce Marc Aurele'in heykeli yanındaki Capitole Müzesi'ni ziyaret ederler. Bu müzede iki bin yılın ardındaki bir eski zaman, öylece donup kalmış gibidir. Çıplak beyaz mermer yontuların bakışlarında kaybolmuş bir alemin ruhunu seyredersiniz. Adsız Romalı sanatçılar, yonttukları taşlara sade dehalarını değil, uygarlıklarını da beraber işlemişlerdir.

Teslim olmak istemediği, arkasına attığı kafasından belli; diz çökmüş çıplak bir kadına, şehvetten gerilmiş dudaklarıyla sarılmaya çalışan sakallı bir erkek yontusu... Bir aşk krizini mermer üzerinde kıvrandıran tılsım; biraz ötede bir işkence sahnesinde tüylerinizi diken diken edecektir. Ayakları ve başının üzerinde kavuşturduğu kollarıyla, bir ağaca gepgergin bağlanmış bir ihtiyar... Kimdir bu ihtiyar, belki bir köle... Kim yapmış bu yontuyu, belki başka bir köle...

Adamı ağaca bağlayan kalın ipler, o kadar gerçekten gibiydi ki, farkına varmadan parmağımı dokundurmuştum. Mermerin soğukluğu gözümün aldanışını düzeltti. İlk çağın yontucusu, atom devri insanının bu safça merakını mağrur bir tebessümle; kimbilir, hangi bilinmez ufuklardan seyrediyordu.

Müzenin bahçesi, bir Roma bahçesiydi. Büyük ağaçların yapraklarından hafif bir ışık süzülüyordu. Önümde antik bir havuz; havuzda düşlerimi içerek canlanan yontuların gölgesi; düşünüyordum. Biraz sonra Octave, fetih arabasıyla gelecek; Virgile, Bükolikler'inden parçalar okuyacaktı.

Bir ses duyuldu, uzak bir ses... Pek alışık olduğum bir ses... Bir daktilo sesi... Müzenin üst katında bir memur, birşeyler yazıyor olmalıydı.

Yirminci yüzyıl, makine tuşlarının çıtırtısıyla kulağımdan tutmuş, beni kaybolduğum eski Roma'nın içinden çekip çıkartmıştı... Artık güneş ağaçların yapraklarından öyle süzülmüyordu. Havuz yer yer çimentoyla tamir edilmişti. Yontular tekrar renksiz gözleriyle taş kesildiler...

Hep bu makine çatırtısı... En derin huzurun arkasından duyulan ses:

- Henüz vakit varken bir kitap daha yazmak... Tüpgaz da bitmiş, gidip değiştirmek gerek...

En içten kahkahaların arkasından akseden ses, aynı çatırtı:

- Yarın erken kalkmalıyım. Öğleye randevum var. Akşama misafir gelecek...

İçki masalarında düşülen dalgaya limon sıkan ses; bir dostla gezerken neşeyi çimdikleyen ses:

- Kendini bırakma, daha yazı yazacaksın. Telefon borcunu da vermedin, ya şimdi kesmişlerse...

Bu çat çatlar, bu çat çatlar... Bir makine sesi, dış hayatın sesi... İçindeki bütün sesleri susturan ses... Roma'yı sarsalayan ses, huzuru, neşeyi ve aşkı bozan ses...

Düşünce ve gönül havuzunun başında bir an dinlenmeye vakit yok... Görmediğimiz bir yerde, görmediğimiz bir katip, mutlaka çatırdatmaya başlar o sesi... Bazen o katibi yakalar gibi oluyorum, yazdıklarına bakıyorum. Hep şu sözcüğü tekrarlıyor: Sersem, sersem, sersem...

Bu onun kendi sıfatı mı, yoksa bizim ki mi, bir türlü çözemiyorum...

Not: 17 yıl önce yazılmış bir yazı... "Hürriyet"den...



<< Geri dön Yazıcıya yolla Favorilere Ekle Ana Sayfa Yap
HAFTANIN SOYLEŞİSİ
Nuriye Akman'ın bu haftaki söyleşisi için tıklayınız

Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır