Aria reklamları hakkında bu üçüncü yazım.
İlk yazıda Aria’nın ciddi bir strateji hatası yaparak A ve B sınıfı
tüketiciye (yani paralı ve eğitimli) hitap ettiğini, halbuki pazarın
bu bölümünün daha önce Turkcell ve Telsim tarafından kapıldığını
yazdım.
İkinci yazı geçenlerde çıktı: Aria ajans ve strateji değiştirmiş;
yukarıdan aşağıya inmeye değil, aşağıdan yukarıya çıkmaya karar
vermişti. Yani artık C-D sınıfı tüketiye hitap eden reklamlara
başlamıştı. Bu nedenle de futbola yönelmişti.
Bu stratejik karar kesinlikle doğru ama... Sanırım uygulama yine
yanlış...
Söyleyin Allah aşkına, Ezeli rakibim... İyi ki varsın” diyen bir
futbolsever gördünüz mü hiç? Ancak üniversite okumuş, futbola bir
eğlence-hoşça vakit geçirmk endüstrisi” olarak bakabilen entelektüel
futbol yorumcuları bunu söyler. Sıradan fanatik ise daima büyük, en
büyük olmayı arzu eder. Takımının kayıtsız şartsız her yıl şampiyon
olmasını ister.
Peki ya, Sen olmasan futbol, bu hayat çekilmez” diyen bir seyirci
gördünüz mü? Ortalama seyirci futbolu içeriden yaşar. Zaten onun
hayatı futboldur. Din halkın afyonudur, onun acılarını dindirir”
diyen Karl Marx’ı tekip edersek, futbol laik (seküler) dünyanın
afyonudur diyebiliriz. Siz hiç, Bu dünyada yaşadığım sıkıntıları
azaltmak için inançlı bir insanım” diyen bir dindar gördünüz mü?
Özetle Aria reklamı yine ‘olaya’ içeriden değil ‘dışarıdan’ ve
‘tepeden’ bakıyor. Stadyuma gidip küfreden, takımı gol yediği için
terliğini TV ekranına fırlatan ‘normal’ seyirciye uzak kalmış bir
kere daha. Fondaki parça yumuşak”. Sloganlar ve kurgu da öyle...
Ben Aria’nın başarılı olmasını istiyorum. Çünkü hem o kadar yatırım
yapıldı, yüzlerce insan çalışıyor firmada... Hem de rekabetin
kızışması biz tüketicilerin işine gelir.
Bir kere daha yazayım: Doğru stratejiyi yakalamak yetmez. Bunu doğru
bir biçimde uygulamak da gerekir.