Köyceğiz'de de bu gün hava iyice kapalı. Geceden beri sürekli yağmur yağıyor. Oysa dün, önceki gün, her yer güllük gülistanlıktı. Parmak kadar boyuna rağmen, kendinden uzun kuyruğuyla, çiftçi kuşları; miniminicik hotozlu kuşlar; aynı miniskül kategorinin mavi kuşlarıyla, boynu ve kanat uçları turuncu kuşları; göl kıyısının özenli ve tenha sahil kornişinde zıplaya hoplaya uçuşup duruyorlardı.
Otellerle villaların bahçelerindeki salkım söğütler de güzeldi, koyu pembeden mora doğru yakamozlanan cömert begonviller de...
Uzaklarda minare boyu kavak buketleri vardı. Sonra okaliptüs koruları ve korularda kendi halinde otlayan, Hollanda kartpostalları benzeri, inekler...
Ufuklar ise dik dağlarla çevreliydi; milyonlarca yıl öncesinin volkanik ejderhalarıyla...
3 bin yıl öncesinin Karia, Lykia ve Kaunos uygarlıklarından uzantılı Köyceğiz, uluslararası çevre koruma örgütlerinin de, göze batmayan çizgilerle benimsedikleri bir yöre...
Şimdi de Japonlar, Japon Kültür Evi kurmak için yeni bir yapı yaptırıyorlar Köyceğiz'de...
Buralarda ne gece diskotekleri var, ne devasa marketler, ne şıkıdım lokantalar, ne de tatil plajları...
5-6 bin nüfusuyla, alabildiğine pastoral, gizemli bir Beethoven senfonisidir Köyceğiz; gençlerden çok, kitlelerde çeşitli hipnozlar yaratmaya dönük, yeryüzünün egemen gürültülerinden, kurtulmak isteyenler için...
Birkaç ay önce Koç Holding'in kültür ve yayın dalındaki genç arkadaşlar, telefonla sevimli bir öneride bulunmuşlardı; yeni çıkaracakları bir dergi için, gençlik tanışım Rahmi Koç'la başbaşa bir sohbet önerisinde...
Bir takım anı perdeleri açılmıştı içimde. Aradaki yaş farkına ve dünyalarımızın çok değişik olmasına rağmen; Vehbi Bey, benim yaşam gergefimin özel bir kanaviçesiydi; uzun yıllar içindeki tartışmalar, başbaşa yemekler ve zarif mektuplarla renklenmiş... Tıpkı daha değişik bir planda çok sevdiğim Nejat Eczacıbaşı gibi...
Ömür takvimlerimizdeki aşılmış yaprakların, hemen hemen eş sayıda olduğu Rahmi Koç'la başbaşa bir sohbet de, değişik bir anı olabilirdi ilgi duyacaklar için...
Ama Koç Holding'in kültür ve yayın dalındaki genç arkadaşlardan bir daha ses seda çıkmamıştı...
Ve tam Dalaman'a kalkacak uçağa 4 saat kala...
Genç arkadaşlardan bir telefon:
- Rahmi Bey Amerika'dan döndü. Pazartesi günü bekliyoruz sizi...
- İmkansız, dedim, biz birazdan Köyceğiz'e gidiyoruz..
- Erteleyemez misiniz gidişinizi?
Nerden bilsinler ki, ben Köyceğiz'e gider gitmez hemen yazı makinesinin başına oturmamak için, saatlerce kaç yazı yazıyorum daha önceden...
Daha önceden Köyceğiz'deki özel müsteşarım taksici Mehmet Çulhacı'ya haber salıyorum; 30 m2. bahçesi, göle ve korulara bakan verandasıyla, iki katlı ve bir çift odalı liliputyen evi hazırlaması için...
Mehmet de, gayretlinin gayretlisi Feriştah'a haber salıyor..
Ayrıca bir de, gidiş-geliş alınmış uçak biletleri...
Genç arkadaşlar; çileli yazı adamlarının, her telefonda harekete hazır bir itfaiye ekibi gibi, önceden hatırlatılmamış buluşmalara -isteseler de- koşamayacaklarının pek farkında değillerdi herhalde...
Doğrusu üzüldüm ama, yapacak bir şey yoktu...
Bir vaşak bozuntusu olduğu, yer yer kreme çalan beyazımsı bölümleriyle, siyah gri uzun vahşi tüylerinden belli; geldikçe hemen bize kapılanan sokak kedisi Tüyloş; geldiğimizi nasıl sezinlediyse sezinlemiş; hemen koşup, miyavlayarak kapıyı tırmalamaya başlamış ve kapıyı açınca da, içeri dalmıştı...
Göle doğru yürürken yolun ortasında, kapaklı eski cep saatleri büyüklüğünde, bir tatlı su pavuryasına rastladım. Kalın kabuğu ve iki yanındaki kocaman kıskaçlı kollarıyla iri bir yengece benziyordu. Bir çift siyah gözüyle hiç kıpırdamadan öyle bakıyordu. Doğasal bir Köyceğiz özelliği ve simgesi gibiydi...
Yağmur hızlandıkça hızlandı.
Kendi hipnozları içinde, yoksullukla çaresizlik arasında kolon vuran milyarlar ve onların tepesinde binbir uyuz demagojiyle, siyaset gösterisi yapan; çeşit çeşit gizli niyetli egemenler..
Pavurya mutluydu, bizim Tüyloş da...
Ben de, şömineyi yakıp müzik dinlemeyi düşünüyordum, azıcık benzeyebilmek için onlara...