Atatürk'ün hayatı, devamlı bir sefer iştiyakının heyecanı içinde geçmiştir. Bir ideal fedaisi olarak başarılarıyla asla yetinmemiş, varlığını hudutsuz bir feragatle Türk Milleti'nin hizmetine vakfetmiştir.
Maddi ve manevi imkanlarını son zerresine kadar seferber ederek hıza getirdiği gayretlerinin iki büyük amacı vardır:
- Türk vatanına, her çeşit ve şüphe ve tereddütten arınmış bir kesinlikle Türk Milletini sahip kılmak;
- Türk Milletini en kısa zamanda, en kestirme yoldan çağdaş uygarlık seviyesine çıkarmak.
Halbuki, Kurtuluş Savaşımızın başlangıç tarihi olan 19 Mayıs 1919 şartlarına göre, bunlar erişilmeleri değil, düşünülmeleri bile imkansız olan hayallerdi.
Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, Osmanlı İmparatorluğu yıkılmıştı. Vatan parçalanmış, millet yoksul ve perişandı. Ordu, silahları elinden alınmış, yaralı, yorgun ve dağınıktı. Kurtarmak için çırpındığımız son yurt parçasını yer yer işgal eden hasımlarımız "emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili" idiler. Daha fenası, memleketin mukadderatından sorumlu olanlar menfaatlerini istilacıların emelleriyle birleştirmişlerdi. Mucizelerin bile kıramayacağı bir felaket çemberine sıkışmıştık.
Vakıa, Türk'ün kaderinde, vatanını koyun uysallığı ile başkalarına peşkeş çekmek yoktu. Öldürmeden ölmeyecektik. Fakat, nerede, nasıl, neyle başaracaktık, bu işi? Düşünülecek olursa, şerefle yok olmanın imkanlarına bile sahip değildik...
Gerçekte Anadolu'nun yer yer kıyamları birer celadet hamlesi olarak manalı idiler. Her ümit bir tesellidir. Ancak zayıf, münferit ve dağınık olan celadet hamleleri ümit olamazlardı ki teselli sayılabilsinler. Dallar sadece kurumuş değil, çürümüştü de... Her sarıldığımız çatırdıyarak elimizde kalıyordu.
Büyük milletler, buhranlı zamanlarında mücadelelerine mihrak olacak kahramanı sinelerinden çıkarma bahtiyarlığına sahip bulundukları için ölümsüzdürler.
Türk Milleti de, Atatürk'ün şahsında mücadelesine mihrak olacak kahramanını bulduğu için şartların bütün imkansızlıklarına rağmen atıldığı "ölüm-kalım" savaşından zaferle çıkmıştır.
Atatürk'ün eşsiz kumandanlık, teşkilatçılık ve devlet adamlığı dehası ile en ince teferruatına kadar dokuduğu, planladığı ve müthiş mücadele azmi ile hamleleştirerek başarıya ulaştırdığı bu şahlanışta şans olarak dayandığı tek muvaffakiyet amili, Türk Milleti'nin nelere kaadir olduğunu herkesten daha iyi bilmesi idi.
O şimşek çakıntılı zeka, o yalçın irade, o çelik pençe, bu her türlü fedakarlığa hazır kudretle birleşince beklenen mesut netice doğmuştur.
30 Ağustos Zaferi ile vatanın düşmandan temizlenmesini, Lozan Antlaşması ile egemenlik hakkımızın bütün dünyaya tasdik ettirilmesini sağladıktan sonra, "kumandan" Mustafa Kemal'i mücadele alanından büsbütün çekilmiş gördük.
Çünkü, mücadelenin ikinci hedefi olan "Türk Milleti'ni çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkarmak" için idari, sosyal ve ekonomik alanlarda yeni yeni meydan muharebeleri vermek, bu meydan muharebelerinden de zaferle çıkmak zorunda idi. Bunun için de, "kumandan" Mustafa Kemal'in değil, "devlet adamı" Mustafa Kemal'in rehberliğine ihtiyaç vardı.
Türk Milleti'ni çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarabilmek için her şeyden önce, ayak bağı olan geçmişin köhne müesseselerini, geri ve yıpranmış telakkilerini yıkmak, yok etmek lazımdı. Bu sebepledir ki, Kurtuluş Savaşı sonrasının ilk yıllarında, devlet adamı Mustafa Kemal, biraz da ihtilalci bir hüviyetle kol koladır. Cumhuriyet devri Mustafa Kemal'i ise, daha çok inkılapçı, yapıcı ve yaratıcı bir hüviyete sahiptir.
İhtilalci bir devlet adamı olarak yıktı. Mazinin bütün köhne müesseseleri, geri ve yıpranmış telakkileri enkaz yığınları halinde tarihin sinesine serildiler. İnkılapçı, yapıcı ve yaratıcı bir devlet adamı olarak yıktıklarının yerine yenilerini kurdu. Aşıladığı imanla, dünün "hasta adamı", bugün dostluğu aranan, düşmanlığından ürkülen bir kudretin timsalidir.
Saltanat'tan Cumhuriyet'e, dini devletten laik devlete, şeriat hukukundan medeni hukuka, festen şapkaya, arap harflerinden latin harflerine, zaviye, tekke, türbe, falcılık, üfürükçülük gibi gerilik, miskinlik, dar ve batıl inanış kaynaklarından dinamik, hür ve açık fikirliliğe, medreseden okula, Darulfünun'dan üniversiteye, Osmanlıca'dan Türkçe'ye, patikadan asfalta, kağnıdan kamyona, tezgahtan fabrikaya, karasabandan traktöre, sömürge ekonomisinden milli sermaye hakimiyetine geçiş, onun inkılapçı, yapıcı ve yaratıcı devlet adamlığının verdiği meydan muharebelerinde kazandığı zaferlerdir.
Atatürk'ü bütün derinliği ve genişliği ile anlamak, inkılaplarının hedeflerini kavramak; bu inkılapların muhafazasına, geliştirilerek arzuladığı hedefe ulaştırılmasına muktedir olmak için tek çıkar yoldur.
Onun, uygarlıktan sadece "alan" olarak kalmamıza tahammülü yoktur. Çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkmayı hedef alırken gayesi, uygarlığa aynı zamanda "veren" bir millet haline gelmemizdi. Bu da, içinde yaşadığımız çağın bilgi ve tekniğini noksansız almak, iş ve çalışma alanlarımıza selahiyetle tatbik etmek, nihayet Türk milli dehasının damgası vurulmuş yeni yeni buluşları memleketin ve insanlığın istifadesine sunmakla mümkündür.
Onun için, aziz Atamızın fani varlığı ile aramızdan ayrılış yıldönümlerini bir yas günü değil, eserini korumak ve geliştirmek için neler yaptığımızın bir vicdan muhasebesi günü haline getirmeliyiz.
Fert ve millet olarak bu vicdan muhasebelerinden yüz aklığı ile çıkmayı arzuluyorsak, sadece inkılaplarından taviz vermemiş, sadece duraklamamış ve izinden ayrılmamış olmamız kafi gelmez. Tıpkı onun gibi, Türk Tarihi'nin akışını da hızlandırmakla vazifeli olduğumuzu unutmamamız lazımdır.
Uygarlık alanında önümüzde koşanlarla aramızdaki mesafeyi kapatmanın, Türk Milletini layık olduğu şeref mevkiine yükseltmenin başka yolu yoktur.