Bazen düşünüyorum da, galiba hak ettiğimizden fazlasını istiyoruz hayattan, ekonomiden, siyasetten...
Dünyadan, doğal çevreden talep ettiklerimizi gerçekten hak ediyor muyuz, bazen fena halde kuşkuya kapılıyorum...
"Çağdaş uygarlık düzeyinin nimetlerinden" yararlanmak konusundaki arzularımıza uygun davranıyor muyuz, bundan basbayağı kuşkuluyum...
Pikniğe gidince bütün çöpleri oracığa boca eden; akşam olunca boş naylon torbaları ormanın derinliklerine doğru esen rüzgâra emanet edip evin yolunu tutan kalabalıklar biz değil miyiz?
Dünyanın en güzel sahillerini, Marmara Denizi'ni "Moskof" mu gelip bataklığa çevirdi?
Devletin en tepesinde "frizbi" savaşı yapıp derin bir ekonomik krizi tetikleyen başkaları mıydı?
Sevgili Bekir Coşkun ne anlamlı ve hüzünlü bir dalgacılıkla anlattı dün Tuz Gölü'nün öyküsünü.
"Göl yanlarında değil, uzakta.
Uzakta olduğu için içine edemiyorlar.
Ne yaptılar?..
185 kilometrelik bir kanal açıp, Konya'nın kanalizasyonunu göle ulaştırdılar.
Kanalı açan DSİ."
Bekir Coşkun asıl ince (ama sosyal hayatımıza bakarsanız kereste kalınlığındaki) noktayı şöyle vurguluyordu:
"Çevresi sığ ve bataklık olduğu için, demek ki kıyısına villalar-lokantalar-mahalleler kurup, kanalizasyonlarını göle akıtmaları ya da içine girip işemeleri olanaksızdı.
Onlar da 185 kilometre kanal açtılar.
Çişlerini göle ulaştırdılar."