YAVUZ DONAT
|
  
Milli yemin
Geçen hafta "İki Damla Gözyaşı" başlıklı bir şiir yayınlamıştık. (23 Ekim)
Atatürk'ün arkadaşlarından...
Cumhuriyet'in kurucularından...
Kazım Karabekir'in şiirini.
"Eski orgeneral... Eski milletvekili" Karabekir Paşa "70 lira emekli maaşı ile... Eşine ve ikiz kızlarına bakabilmek için" evinin eşyalarını satmıştı.
Ve "neler çektiğini" şiire dökmüştü.
Bu yazı yayınlanınca bir mektup aldık.
***
"Sayın Yavuz Donat
Babam Kazım Karabekir'in İki Damla Gözyaşı şiiriyle ilgili yazınızı, son derece duygulanarak okudum.
Size teşekkür ediyorum.
Biz Cumhuriyeti o ilahi kadroyla kurmuş bir milletiz.
Bugün bize ne oldu?
Manevi değerlerimizi neden yitirdik?
Ben şahsen birilerinin adına utanmaktan bıktım.
Bu nereye kadar böyle gidecek? Size babam Kazım Karabekir'in "Milli Yemin"ini gönderiyorum.
Keşke sayın milletvekilleri de aynı yemini etseler.
Saygılarımla.
Timsal Yıldıran Karabekir
Erenköy-İstanbul.!
Çirkin protesto
Milletvekillerinin büyük çoğunluğu "Cumhurbaşkanı Sezer ile karşılaşmamak için... Onun elini sıkmamak için" 29 Ekim günü "TBMM'deki törene ve Köşk'teki resepsiyona" katılmadılar.
"Yakışıksız" bir protesto.
"Çocuksu" bir eylem.
Saygınlığı zedelenmiş parlamentonun itibarını bu kez de "ayağa düşüren" bir davranış.
İki hata
Bir parlamento, her konuyu olduğu gibi, elbette "kendi özlük haklarını da" konuşacak.
"Bütün dünyada" olduğu gibi.
Ama TBMM "dikkatsizlikte" bulundu.
"İki önemli hata" yaptı.
Birincisi:
Anayasa değişikliği gibi fevkalâde önemli ve Meclis'e prestij kazandıran bir olayın içine, "kendi meselesini" dahil etti.
Üstelik "ekonomik kriz herkesi inletirken."
Tam bir "zamanlama hatası."
İkincisi:
Batı parlamentoları, zam kararını, "bir dönem sonra seçilecekler için" alıyor.
"Halen görevde olanlar için" değil.
Bizimkiler "bir dönem sonrasını" bekleyemediler.
Bu da "teknik hata."
Şimdi yapacakları iş "hatayı kabullenmek... Hatadan dönmek."
Konuyu "referanduma götürecek" diye Cumhurbaşkanı'na kızmak... Küsmek... Daveti protesto etmek değil.
Ayrıca...
Davet bir "düğün daveti" değil.
"Bayram daveti."
Yani "devlet görevi."
Devlet işinde dargınlık olmaz.
Alman örneği
Alman sosyal demokratlarının "iki önemli isminin" arası soğuktu.
Willy Brandt ile Helmut Schmidt'in.
Ama "soğukluğu" halka hissettirmediler.
Brandt, Başbakan olunca...
Schmidt'i "Milli Savunma Bakanlığı'na" getirmekte tereddüt etmedi. Gün oldu, Brandt Başbakanlıktan ayrıldı.
"Partinin başına" geçti.
Yeni Başbakan ise, yine aynı partiden, Helmut Schmidt idi.
Birbirleriyle "ailece" görüşmediler.
"Sıkı fıkı" olmadılar.
Ama "uyuşmazlıklarını... Soğukluklarını" ne parti işine karıştırdılar ve ne de devlet işine.
"Bİzden" örnek
"Bir tarihte" Alman Cumhurbaşkanı Türkiye'ye gelecekti.
Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Köşk'te bir davet verecekti.
Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Faruk Berkol, davetli listesine "muhalefet lideri İsmet İnönü'yü" de dahil edince...
Bayar önce Özel Kalem Müdürü'nü "haşladı."
Sonra da, davetli listesinden, "İnönü'nün adını çizdi."
Ölçü
Yukarıdaki olay "bir kitapta" anlatılır.
Eski Büyükelçi Ercüment Yavuzalp'in "Lirlerimiz ve Dış Politika" adlı kitabında. (Bilgi Yayınevi- 1996- Sayfa 32)
Siyasette "kırıklığı, burukluğu uzatmamak... Devlet işlerine yansıtmamak" gerek.
Zira...
İş uzayınca, Celal Bayar gibi önemli bir devlet adamı bile "ölçüyü kaçırabiliyor."
Bİr örnek daha
Yine "aynı kitaptan" bir başka olay. (Sayfa 33)
Hindistan Başbakanı Nehru Ankara'dadır.
Hint elçiliğinde "Başbakan Adnan Menderes şerefine" bir davet vardır.
İçişleri Bakanı Dr. Namık Gedik davette "İsmet İnönü'yü de görünce..."
Hemen elçilikten ayrılır.
Doğruca, Başbakanlığa gider.
Ve Menderes'in Özel Kalem Müdürü Ercüment Yavuzalp'e döner:
- Ercüment Bey... Birdenbire baktım... O zat orada... Hemen öbür kapıdan daveti terkettim... Lütfen bana bir su emredin.
Ve İhtilal
Büyükelçi Yavuzalp, kitabında "şöyle" yazıyor:
- Gedik aslında çok medeni ve efendi bir insandı... Böyle bir kimsenin bile, bu tür davranış içine girebilmesi, iktidar muhalefet ilişkilerinin geldiği düzeyi göstermeye zannederim yeterli.
Eğer "o dönemde" iktidar muhalefet ilişkileri "böylesine gerilmeseydi..."
27 Mayıs 1960 ihtilali olmazdı.
Çare seçim
Demokrasilerde "işler... İlişkiler" kötüye gitmeye başlayınca...
"Çare" seçimdir.
Hem de "bir an önce seçim."
"İyi de... Alternatif yok ki" gibi bahaneler ise...
"Demokrasiye inançsızlıktır."
MİLLİ YEMİN
Yok.. yok.. yok..
Artık keyfi işler yok.
Hakimiyet milletindir, namına rey verme yok
Kontrolden men edip de reyine el değme yok
Siyasi ve ictihadi bahaneler icaadla:
Keyfi tevkif, keyfi hüküm, keyfi aramalar yok
Hakaret, işkence yok
Gizli kızıl pençe yok
Çalma yok, çırpma yok
İş kapatıp yağma yok
Namusa el atma yok.
Diyar diyar süründüren
Şahsi kazancı söndüren
Entrikalar döndüren
Gizli gizli eller yok
Kanunlardan başka tarzda
Emredecek diller yok.
Bilgi ile emek haktır,
İltimas yok, rüşvet yok
Adalet ve hakdan başka
Emredecek kuvvet yok.
Yok olması lazım gelen şeyi eğer yapar isem:
Şerefsizim, namussuzum.
Bilir, görür susar isem:
Vatan sevmez bir hissizim.
Yok.. yok.. yok!
Ölü gibi susmak yok
Hürriyeti kısmak yok.
|