Şimdi gelelim başlıktaki konuya.
Dünyada kim iyi haber almak istemez ki!
Herkes iyi şeyler duyma, önümüzün aydınlık olduğunu işitme ihtiyacı içinde.
"Yalan bile olsa, söyle tatarağası, hoşuma gidiyor" misali, gazetelerde hep iç açıcı haberlerin yazılmasını istiyoruz.
Ama bu işin bir altın dengesi var: Dengeyi kaçırdığınız zaman boşluğa düşüyorsunuz.
Cumhuriyetin 78'inci yılında, Türkiye Cumhuriyeti'nin iyi durumda olduğunu hiç kimse söyleyemez.
Dünyanın en hasta ekonomilerinden biri olarak; siyasetimiz, toplumsal dengelerimiz, gelir dağılımımız, değerler sistemimiz ağır bir krizin içinde debeleniyor.
Bana göre bu kriz hiç de şaşırtıcı değil. Son yıllarda yazdıklarımızı gözden geçirecek bir araştırmacı, bu çöküşün acısını etimizde kemiğimizde duyarak çığlık çığlığa uyarmaya çalıştığımızı görecektir.
Ama ne yaparsınız ki, doğru söyleyeni dokuz köyden kovma adeti, Türkiye'nin değişmez bir gerçeği.
Şimdi bakıyorum: Bu duruma düşmüş bir ülkede bile bazıları çıkıp, halka yalan söylemeye çalışıyor.
Sanki herkesin tuzu kuru, siyaset de yolunda, ülke iyi yönetiliyor ama ufak tefek bazı aksaklıklar var. Bir de şu geçici kriz tabii... Evvel Allah bunu da atlatırız yakında, vur patlasın çal oynasın eğlence mekânlarımız yeniden açılır, yine üretmeden çalışmadan, milyonlarca doları atıveririz cebe.
Kusura bakmayın ama ben bu yalanı söyleyemem:
Şubat ayından beri yazdığım gibi, bu geçici bir kriz değil, kalıcı durum!
Türkiye gerçek boyutlarına küçüldü. Havadan gelen parayı harcayarak, tüketimde çağdaşlaşma palavrası sona erdi.
Dünyanın en kolay para kazanılan ülkesi değil artık burası.
Türkiye'de yaşayanlar da en az Avrupa ülkelerindeki insanlar kadar çalışacak, tutumlu yaşayacak, alçakgönüllü olacak ve evrensel değerler sistemini kabul edecek.
Eğer üç beş kuruş gayrimeşru kazanç ve dış borç sayesinde efelenir ve "Burası Türkiye; yok öyle!" diye lumpen övünmelerine kalkışırsan, dünya seni yerli yerine oturtup, gerçek boyutunu hatırlatır.
Eğer bir futbolcun, topa vurarak bir fileye soktu diye "Avrupa, Avrupa duy sesimizi!" diye yeri göğü yıkarsan, sonunda Avrupa kapısında para ve itibar için yalvarır duruma düşersin.
Aslında Türkiye bunları hak etmiyor ama ne yaparsınız ki, lumpenlerin egemenliğine girdi.
Bataklığa gömüldükçe de kurtulmak için daha lumpeninden medet umuyor.
İyi yetişmiş binlerce kişilik kadrolarını dışlayan ve cahil siyaset bezirgânlarıyla, lumpenlere bel bağlayan bir ülkede bu sonuç kaçınılmazdı zaten.