  
İsimle değil, sistemle!
Toplumda yaygın olan görüşe göre; Türkiye'nin içinde bulunduğu sıkıntının temel nedeni lidersizlik... Halkın arkasından gideceği, sözünü dinleyeceği ve güveneceği bir liderin olmaması... Türkiye bir lider bulsa yerinde durmayacak, koşacak, çağı yakalayacak...
Bu tespit bir ölçüde doğru...
1960'lı yıllarda Demirel'le koştuk... Türkiye şantiye haline geldi... Kalkınma hızı yüzde 10'lara yükseldi... Ülke bolluk ve refah dolu yıllar geçirdi...
Özal'la tabuları yıktık... Yokluklar, kuyruklar sona ermekle kalmadı Türkiye çağ atladı... Telekomünikasyonda, bankacılıkta, dış ticarette inanılmaz gelişmeler sağlandı... Kişi başına milli gelir 4 bin dolara yaklaştı...
Kısacası Türkiye güvendiği liderle zirveyi yakaladı...
***
Ya sonra?
Demirel'in iktidar olmadığı zamanlarda... Özal'dan sonraki yıllarda patinaj çektik, hatta geri gittik... Ekonomi küçüldü... Üretim düştü... İşsizlik patladı... Sosyal barış sarsıldı... Sonunda bugünkü noktaya varıldı...
Sebep?
Sistemsizlik...
Sistemi kuramamamız, bütün umudu kişilere, isimlere bağlamamız...
Düşünün; Clinton gitti, yerine Bush geldi diye Amerika Birleşik Devletleri krize mi girdi? Dünyanın patronu olma özelliğini mi yitirdi?
Veya İngiltere Başbakanlığı'na Major yerine Blair seçildiği için İngiltere IMF'nin kucağına mı düştü? Sterlinin değeri yerlerde mi süründü?
Tabii ki hayır!
O ülkelerde işler, hizmetler isimle değil, asırlardır yerleşmiş sistemle yürütülüyor... Sistem sayesinde çarklar dönüyor...
Ya bizde?
Kazım Kanat'a sitem!
Kazım Kanat, Akşam'ın Pazar ekinde bana sitem etmiş... Hatta ölçüyü kaçırıp işi biraz da hakaret boyutuna getirmiş...
Kazım sevdiğim bir meslekdaşım; ona kırılmam, kırılamam... Ama bir lafı var ki onu içime atamam:
"Erdal Bilallar'ın okurlarına nasıl yalan söylediğini..."
İşte orada dur Kazım!
Erdal Bilallar 36 yıllık meslek yaşamında hiç yalan söylemedi, yalan yazmadı... "Yanlış"ı kabul ederim... Hatta yanlıştan dolayı gerekirse özür de dilerim... Ama bana Kazım Kanat bile "Yalancı" derse karşısına dikilirim... Hele beni, her ne demekse, Hıncal Uluç'a şikâyet edeceğini belirtmesine ancak gülerim...
Kazım'ın öfkelenmesinin, kalemine hakim olmayı yitirmesinin sebebini biliyorum... Ve bir şeyi merak ediyorum;
Kazım Kanat gibi İstanbul'daki bir gazetecinin Bodrum'daki özel bir hastane ile ne ilgisi(!) olabilir? Ve bu ilgi, o hastane ile ilgili iddiaları gündeme getiren bendenize "Yalancı" diyecek boyuta kadar nasıl gidebilir?
Bolu Tüneli bilmecesi!
Pazar günü; Orta Asya'dan çıkmak için Ergenekon Dağı'nı eriten atalarımızı hatırlatıp, bugün Bolu Dağı'nı delip İstanbul-Ankara otoyolunu birleştirecek tüneli inşa edemeyenleri eleştirmiştim.. Hatta "Ergenekon Efsanesi mi, yoksa Bolu Tüneli mi fiyasko?" sorusunu gündeme getirmiştim...
Atalarımızın efsaneye göre demirden olan Ergenekon Dağı'nı eritmek için kaç körük kurdukları, kaç bin ton kömür yaktıkları belli değil... Ama Bolu Dağı'na gömülen para belli...
Toplam uzunluğu 6 bin 550 metre olan tünel için harcanan para 500 milyon dolar... Daha harcanması öngörülen miktar ise 300 milyon dolar... Yani toplam maliyet 800 milyon dolar... Buna göre Bolu Tüneli'nin bir metresi 122 bin dolara mal olacak...
İngiltere ile Fransa'yı Manş Denizi altından birbirine bağlayan tünelin metresi kaça maloldu biliyor musunuz? 112 bin dolara... Yani Bolu Tüneli'nden 10 bin dolar aşağısına...
Biri sıradan bir dağın delinmesi işi, diğeri dünyada bir ilkin gerçekleştirilmesi...
Bu tünele neresinden bakarsanız bakın burunlara pis kokular geliyor... Ama Ankara'nın burnu tıkalı ki; bu koku orayı rahatsız etmiyor...
İnönü'ye öneri!
Erdal İnönü kuracağı partiye Zekeriya Temizel'i de alacakmış... Sayın İnönü'ye tavsiyemiz; Temizel konusunda esnafın nabzını tutması... Yorulmasına da gerek yok; yalısının bulunduğu Anadolu Hisarı'ndaki bakkala, manava, balıkçıya Temizel'le ilgili görüşlerini sorması... "Temizel'in olacağı bir partiye oy verir miziniz?" diyerek nabız tutması... Duyacaklarından sonra bir karara varması...
Patlak prezervatif
Kızıldereli reisinin küçük oğlu babasına çekinerek sordu:
"Neden bizim isimlerimiz beyazların isimleri gibi değil?"
Reis, "Bizim isimlerimizin birer hikâyesi vardır. Bu bir gelenektir" dedi.
Oğlan, "Nasıl yani?" deyince, Reis, "Sana bir kaç tane örnek vereyim" diyerek açıklamaya başladı:
"Mesela ben doğduğumda çadırımızın etrafında vahşi bir puma dolaşıyormuş ve benim adımı Vahşi Puma koymuşlar. Ağabeyin doğduğu anda gök gürledi, adını Gök Gürültüsü koyduk. Ablan doğduğunda da ay dolunaydaydı, adını Dolunay koyduk. Kardeşin doğduğunda gökkuşağı çıkmıştı, adını Gökkuşağı koyduk.
Anladın mı şimdi Patlak Prezervatif..."
|