|
|
 |
| |
|
Amerikan sigarasıyla Rus kibriti yan yana
Dünyanın kalkınmış memleketleri ellerinden gelen yardımı yapmak istiyorlar buraya. Tabii yardımda başa güreşenler Ruslarla Amerikalılar... ABD sigarasıyla Rus kibriti yan yana satılıyordu dükkanlarda
Afganistan'ı anlatmak kolay değil; fukaranın fukarası bir memleket burası. Temizpak giyimli birisi yok gibi... Kimi görsen üstü başı dökülüyor, üstelik de pislik içinde... Hele çocuklar, hele çocuklar... Saçları yapışmış, ayakları çıplak, paçavralar içinde... Bu fakirliğin üzerine tünemiş şaşaalı bir zenginlik de yok. Belki sarayın çevresindeki iki yüz, üç yüz kişi biraz daha lüks içinde yaşıyor, o kadar...
Afganistan tarafsız bir devlet. Japonya'dan İsveç'e kadar dünyanın kalkınmış memleketleri ellerinden gelen yardımı yapmak istiyorlar buraya. Teknisyenler gönderiyorlar... Tabii yardımda başa güreşenler Ruslarla Amerikalılar... Amerikan sigarasıyla Rus kibriti yanyana satılıyor dükkanlarda...
ŞAKAYA GELMİYORLAR
Kasaba azmanı şehirlerin, ufacık tefecik fukara dükkanları üstünde Amerikan sigaralarının reklamları bir tuhaf görünüyor.
Ne bir gece lokali, ne bir gazino, ne bir pastahane... Zaten her türlü içki yasak Afganistan'da. Karanlık kahvehanelerde ciddi ciddi çay içen Afganlılar... Bunların çoğu gizlice afyon çekermiş. Bazıları da kendine mahsus kaçak bir içki yapıyorlar. Sokakta pek az kadın göze çarpıyor, onlar da göz kısmında iki parmak kalın tül bulunan, her tarafı kapalı çadıriler içinde... Bol bisiklet, iki tekerlekli atlı araba ve insanların bir tarafından çekip bir tarafından itirek götürdüğü yük arabaları...
Sarıklarının kuyruğu sırtlarında sallanan, frenk gömlekleri pantalonlarının üstüne çıkarılmış, beyaz şalvarlık Afganlar'ı bisiklet tepesinde görmek karikatür seyretmek gibi bir şey... İnsan ister istemez gülüyor. Çok da sert huylu bu adamlar, şakaya falan kolay gelmiyorlar...
Bu fukara memleketin en fukara şehirlerinden biri de Kandehar... Bizim bildiğimiz şehirlerin sönük, döküntülü yerleri şehrin dışına doğrudur... Burada şehirlerin içi de öyle... Yangın yerleri gibi yerlerde tamirci dükkanları... Arabanın etrafına toplanan kara gözlü çocuklar, sakatlar, biçare adamlar... Dünyanın en geri bölgesi, diyorlar Afganistan için. Memleketleri hiçbir şey vermiyor bu insanlara... Onlar da tabiatı zorlayacak bir seviyede değiller. Onun için hep birlikte sürünüyorlar...
KAMÇILANAN ÇOCUK
Sabahleyin otelin bahçesinden çıktığımızda bir çığlıkla karşılaştık. Bir delikanlı eline bir tel kamçı almış, kolunu bütün hışmıyla kaldırıp, on, on iki yaşlarında bir çocuğun üstüne indiriyordu. Çocuk yüzünü saklamaya çalışarak yere yuvarlanıyor, kalkıyor, kamçı inince tekrar yuvarlanıyordu.
İki garsonla bir polis, kenarda sırıtarak bu manzarayı seyrediyordu.
Barbro Karabuda hışımla:
- Ne yapıyorsunuz, diye bağırarak adamın üstüne koştu.
İsveçli bir kadın için aklın hayalin alamayacağı bir şeydi bu. Fransızca, İngilizce, Türkçe bağırıyordu:
- Vahşet bu, bir çocuk böyle dövülemez.
Delikanlı bir defa daha vurmaya çalışarak kamçıyı indirdi, bir şeyler mırıldandı.
Barbro polise döndü:
- Sen de orada gülerek seyrediyorsun, engel olsana...
Ne söylediğini hiçbiri anlamıyordu ama, yabancı bir kadının kendilerini ayıplamasından azıcık küçülüyor, sıkılıyorlardı. Çocuğu bırakıp usulca dağıldılar.
Sözde Kabil'e doğru erken saatte çıkacaktık yola da, sıcağı kalmadan nispeten serin bölgelere varmış olacaktık... Kandehar'a gelirken patlayan lastiklerin tamir işi uzun sürdü. Termometre tekrar kırk beşe yükselmişti.
Transit yolunun Kandehar'dan Kabil'e kadar olan kısmını Amerikalılar yapıyordu. Bu yolun da iki yüz kilometresi bitmişti, fakat o da henüz trafiğe açılmamıştı. Biz Herat'tan aldığımız belgeyle yine yeni yola girdik.
Amerikalılar'ın yolu Ruslar'ınkinden değişikti. Ruslar beton bloklarla yapıyorlardı yolu, Amerikalılarsa sağlam, kalın bir asfalt döküyorlardı.
Kasabalardaki benzin istasyonları, Arapça rakamları, sarıklı satıcıları ile bir alemdi. Benzin yerine mazot koymasınlar diye gözümüzü dört açıyorduk.
GECELEYİN KABİL'DEYİZ
Yolun tamamlanmış kısmı bitince eski yola geçtik. Artık kuzeye çıkıyorduk. Bize verdikleri bilgilere göre Gazne'yi geçtikten sonra sıcak kalmayacaktı. Gerçekten de etraf yavaş yavaş yeşeriyor, tek tük bahçeler, sebzelikler göze çarpıyordu. Stepler kaybolmuştu. Derece otuz beşe düşmüştü. Bize otuz beş derece bahar havası gibi geliyordu.
Kandehar'da içtiğimiz sular tesirini göstermişti. Afganistan'ın meşhur ishallerine yakalanmış gibiydik. Durumu bildiğimiz için daha Türkiye'deyken yanımıza bol bol ilaç almıştık. Ve şimdi hepimiz bol bol bunları yutuyorduk.
Fikret bir köyden geçerken, sıkışık bir anında içinde kimse olmayan, kapısı açık bir evin helasına can havliyle daldı. Meğer evin sahibi civardaymış, koşarak gelmeye başladı. Fikret çıktığı anda adam iyice yaklaşmıştı. Fikret koşuyor, adam koşuyordu, neyse ki yetişemedi.
Kabil'e yine geceleyin girdik... Ve bu defa Çekoslovaklar'ın yaptığı, otel denmeye layık bir otele indik. İlk sorduğum şey:
- Bira var mı, oldu.
Çekoslavak müdür:
- Maalesef bitti, dedi.
- Koka kola?
- Var.
- On şişe verin.
Müdür şaşırmış bakıyordu. Kaç gündür bunun nasıl hasretini çekmekte olduğumuzu bilmiyordu.
Kalorifersiz başkent Kabil
Şehirde kaloriferli topu topu 3 ev varmış, onların da kaloriferi çalışmazmış!
Kabil koca başşehir. Bütün konforu ve medeniyeti Çekoslavaklar'ın yaptığı otelin içindeki kadar. Bütün şehirde topu topu kaloriferli üç ev varmış, onların da kaloriferi çalışmazmış. Afganistan'ın dışişleri bakanlığının binası bile yıkık dökük. Bizim köşe bucaktaki evkaf dairelerine, yahut mal müdürlüklerine benziyor.
ÜCRET AZ RÜŞVET FAZLA
Neyse ki yanına bir tane yenisini dikmişler. İnşaat henüz bitmiş, içinin döşenmesi kalmış yalnız. Ne yapacaksınız, ayıp değil fakir olmak. Afganistan dünyanın en fakir memleketi. Memurların alabildiği en yüksek maaş bizim parayla üç yüz, dört yüz lira arası. Ancak duyduğumuza göre rüşvet biraz fazlaymış. Yabancı olarak dışişleri bakanlığına başvurur da birşey öğrenmek isterseniz, memleketinizdeki kendi elçiliklerine çekecekleri telgrafın parasını sizden alıyorlar. Kabil'in caddelerini Ruslar yapmış. Yalnız bu caddeleri zengin gösterecek büyük binalar ve mağazalar pek yok.
Şehrin ortasından bir ırmak akıyor. Üzerinde de köprüler... Roma ile Paris'in de ortasından ırmaklar geçer. Oraları öyle, buraları böyle...
BM'nin Afganistan'daki temsilcisi bir İsveçli. İsveç'in 24 Haziran'daki ünlü Yaz Bayramı'nı evinin bahçesinde kutladık. Toplantıya tesadüfen Afganistan'da bulunan İsveç'in Tahran Büyükelçisi'yle İngiliz eşi ve beş on Avrupalı aile davet edilmişti.
İSVEÇ BAYRAMINI KUTLADIK
Evin bahçesi çiçekleri ve yeşil çimleriyle Kabil'in ortasında bir vahaya benziyordu. İsveçliler yaz bayramlarını kadın erkek, çoluk çocuk oyunlar oynayarak, dans ederek kutluyorlar. Önce hep birlikte elele tutuşarak şarkı söyleye söyleye bahçenin ortasında dönmeye başladık.
Bahçe kapısıyla civarındaki evlerin duvarlarına birikmiş olan Afganlılar hayretle bize bakıyorlardı. Afrika'nın ortasında tamtamlı zenci ayinlerini seyreden bir beyaz adam şaşkınlığı içindeydiler. Herhalde:
- Gavurlar azdılar, kendi usullerinde tapınıyorlar, diye düşünüyorlardı.
Ev sahiplerinin on yaşlarında harika bir kızları vardı. Kardeşleri ve arkadaşlarıyla piyes haline getirdikleri bir masalı oynadılar. Karşıdaki evin penceresinde aynı yaştaki Afganlı çocuklar, pis paçavralar içinde gözlerini dört açmışlar, Avrupalı çocukların ne yaptıklarını anlamaya çalışıyorlardı.
KIRBAÇLA TERBİYE
O Afganlı çocuklardan birini Kandehar'daki otelin bahçesinde görmüştüm. Bir Afganlı genç eline beş kuyruklu tel bir kamçı almış, kolunun bütün kuvvetiyle, yüzünü, gözünü, avuçlarıyla gizlemeye çalışan çocuğa vuruyordu. Ve dayak sahnesini bir polisle iki otel garsonu sırıtarak seyrediyorlardı. Afganlı çocuk, beş kuyruklu tel kamçının altında, yalın ayak, başı kabak aç ve sefil büyüyor. Avrupalı çocuklar nükteler yaparak, piyesler oynayarak, yabancı diller konuşarak ve en kuvvetli gıdaları alarak...
YARIN:
Kabil'in pazarcıları konuşmayı ve kıpırdamayı fazla sevmiyor.
Afganistan Maliye Bakanı'nın umudu petrol araştırmalarında.
Çetin ALTAN
|
|
 |
|