Bu başlığı bundan iki yıl önce yazdığım bir yazıda aynen kullanmıştım. Birleşmiş Milletler'in Kosova'daki soykırımı sona erdirmek için yaptığı müdahaleden sonraki günlerdeydi.
İnternette dolaşan ve altında yüzlerce imza olan bir duyuru, Afganistan'daki kadınların 1996'dan bu yana yaşadıkları cehennem azabını son derece somut bir biçimde, tüyler ürpertici örnekleriyle anlatıyor ve şu soruyu soruyordu:
"Bugün Afganistan'da kadınların yaşadıklarının, İkinci Dünya Savaşı'nda Polonya'daki Yahudiler'in yaşadıklarından ne farkı var? Kosova'daki soykırımına son vermek için müdahale eden ABD Hükümeti Afgan kadınlarının yaşadıkları sistemli kıyım karşısında neden bir şey yapmıyor?"
Bugün ABD'nin Afganistan'a saldırısı üzerine her halkın kendi rejimini seçme hakkını hatırlayanlar, aslında bu tartışmanın şimdi değil, Kosova'dan sonra yapılması gerektiğini unutmuş görünüyorlar.
Evet, bu tartışma taa o zaman yapılmıştı. Küreselleşme çağının gündeme getirdiği çok hayırlı bir tartışmaydı bu: Uluslararası kamuoyu, dünyanın herhangi bir yerinde süren insanlık dışı muameleye "iç işlerine karışmama" ilkesinin yüzü suyu hürmetine seyirci mi kalmalıydı; yoksa zulme "dur" demek için askeri müdahale dahil her yolu kullanmalı mıydı?
Kosova müdahalesinin dünya demokratik kamuoyunun büyük bölümünden aldığı destek, çağımıza damgasını basan temel bir ilkeyi de ortaya koyuyordu. İnsan haklarının devlet egemenliğinden daha üstün bir kavram olduğunun kabulüydü bu.
Ama ne yazık ki, çifte standardı dünya yüzünden kaldırmak o kadar kolay görünmüyor.
Dün soykırımcı Miloseviç'in egemenliğini meşru görmeyenler, bugün cinskırımcı Tâlibân'ın egemenliğine saygı istiyor.
O zamanlar, ABD'nin Filistin politikasını ya da başka suçlarını hatırlarına getirmeyenler, şimdi birdenbire ABD'nin suçlarını hatırlayıp böyle bir müdahaleye hakkı olmadığını savunuyor.
Üstelik de bunu, cinskırımı suçunun üstüne bir de teröre yataklık suçu binmişken yapıyor...