kapat
14.10.2001
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi

www.ekdilamerica.com
Dünyadan
Spor
banner
Magazin
Kampüs
Astroloji

Para Durumu
Hava Durumu

Bizim City
Sizinkiler

GREENCARD
Sarı Sayfalar
İstanbul

Cumartesi Eki
Pazar Eki

Künye
E-Posta
Reklam
Arşiv

A T V

Win-Türkçe
ASCII

 

Abdi Bey ve Sibel Hanım...


Sibel İpekçi, uzun zamandır zor durumdaydı.. Abdi Bey'den devraldığı "emeklilik" maaşıyla zorlukla geçinip giderken geçen yıl başgösteren "kemik erimesi" hastalığı nedeniyle daha da zor duruma düşmüştü. Ve bir "belge" aldı...
Şu ömür törpüsü Bab-ı ali'nin tarihini yazacak olanlar, 60'ların başından 70'lerin sonuna kadar olan dönemi araştırdıklarında, Abdi İpekçi diye bir isimle karşılaşacaklar sıklıkla...

Kocaman, kapkara puntolarla yazılmış yüzlerce Abdi İpekçi başlığı görecekler..

Binlerce "DURUM"dan vazife çıkaracak ve her defasında saygı duyup alkışlayacaklar..

Ve hemen hemen 20 yıllık bir gazete taraması sonucunda da anlayacaklar ki.. "Abdi İpekçi, çok iyi bir gazeteci, çok iyi bir gözlemci olmakla birlikte, çok güçlü ve saygın bir gazete yöneticisi"ydi... Döneminin en çok okunan ve en etkili kalemlerinden biri olmanın ötesinde, devlet adamlarının ve liderlerin çekindiği başyazarlardan biriydi.. Sokaktaki adamın da çok önemsediği, hayatı, düşünmeyi, yolu yordamı öğrenmeye çalıştığı yazı adamlarındandı..

***

Sonra ayrıntıya girdiklerinde not düşecekler..

Abdi İpekçi..

Hem yazılarında hem de gazetesinde, temel ilkesi, demokrasi, barış, özgürlük olan bir Türkiye insanıydı.. "DURUM" adını verdiği köşesinde Türkiye'nin temel meselelerini anlatırdı.

Gazeteciliğin temel özelliklerinden sayılan ve bütün haberlerde mutlaka cevabı verilmiş olması gereken "5N-1 K"(Kim, nerede, ne zaman, nasıl, neden) kuralını, muhabirlerin haber yazmak için kullandığı kağıtların üzerinde bastıracak kadar yalan-dolana imkan vermeyen bir genel yayın müdürüydü..

Şimdiki pazar sohbetlerinin yaratıcısıydı.. O sohbetlerin konuğu olmak bir statü ve ayrıcalık sembolü olmakla birlikte, bir meseleydi.. İş dünyasından, sanata, siyasetten sivil toplum kuruluşlarına kadar dönemin "iktidar" sahipleri sorunlarını ya da keyiflerini, kamuoyuna Abdi Bey'in penceresinden aktarmak isterdi.. Bu durum Abdi İpekçi'yi de "muktedir" hale getirmişti doğal olarak.

"Düşünenlerin Düşüncesi" başlığı altında, gazete dışındaki kişilerin uzmanlık alanına giren konularda yazı almaya ilk o başlamıştı.. Ve bu sütuna yazı yazmak için de pek çok "muktedir kişi" can atardı..

Adıyla bütünleşen Milliyet Gazetesi'nde, "Söz Sırası" isimli bir köşe açarak, gazetede çalışan muhabir, sayfa sekreteri, karikatürcü, editör, kim varsa, herkese yazı yazma imkanı tanırdı.. Gazete içinde oluşturduğu seçici kuruldan onay alan yazılar, bu köşede yayınlanırdı.. Bu sayede pek çok "şöhretli yazar" yarattı.. Bu isimler halen ekran ve gazetelerde ününü sürdürmekteydi..

Gazetesinde hem genel yayın müdürü hem sayfa editörü hem başyazar hem de röportaj yazarı olarak görev yaparken tüm bu yoğun işlerle yetinmiyor, bir yandan da ulusal ve ulaslararası basın kuruluşlarında görev üstleniyordu.. Bu sayede hem mesleğin hem de çalışanlarının sorunlarını, dertlerini dile getiriyordu.. Kısacası sektör adına çok etkili bir "imza"ya sahipti..

Tüm bu özellikleri onu meslekte bir "duayen" konumuna getirmişti..

Bu arada Abdi İpekçi'nin kişisel karakterine dair de şu sonuç çıkıyordu..

Dostları, düşmanları, sevenleri, sevmeyenleri rakipleri ve yakınlarının birleştiği bir nokta vardı ki..

Abdi İpekçi, dürüstlüğüyle, paraya pula önem vermeyen, onurlu ve alçak gönüllü tavrıyla, kişisel çıkar gözetmeyen özelliğiyle ve mütevazı bir yaşam standardıyla öne çıkan bir meslek adamıydı..

Eşi Sibel İpekçi, kızı Nükhet ve oğlu Sedat'la, oldukça küçük sayılan bir apartman dairesinde yaşayıp gider, konfor, görkem ve "jet sosyete"den uzak dururdu.. (Üstteki fotoğrafta da görüldüğü gibi mesleki konferans ve toplantılar sonrasında eşiyle katıldığı kokteyllere giderdi genellikle..)

***

Derken, 1 Şubat 1979'da...

Otomobiliyle evine dönerken önce camdan sinsice bir kol uzandı.. Yardım değil, ölüm getiren bir koldu bu.. Elde tutulan bir silah, tetiğe asılan parmaklar ve namludan fırlayan kurşunlar.. Kan, ateş ve gözyaşı dönemiydi..

Ne, o güne kadarki bıkıp usanmadan kağıda dökülen yazılar, ne cinayetlere karşı çıkmalar ne de sol göğüs cebindeki kalem, karanlığın içinden çıkıp gelen katil ya da katilleri(!) engelleyememişti.. Ülkenin en seçkin gazetecisi Abdi İpekçi öldürülmüştü.. DURUM'dan vazife çıkarılmıştı!

Bir gün sonraysa cenaze törenine katılan devlet görevlileri ve yüzbinler, cinayeti lanetliyorlardı. Yazarlığı boyunca biraraya getirmeye çabaladığı siyasiler, kolkola katıldıkları bu cenazede onun yasını tutarken, ülkemizde hiç de kolay yetişmeyen Abdi İpekçi gibi bir insanı kaybetmenin acı gerçeğini farkedeceklerdi..

Ve yıllar yılları kovaladı...
Dağa taşa, sitelere, sokaklara, meydanlara Abdi İpekçi adı verildi.. Heykelleri dikildi.. Adına ödüller kondu.. Gazetecilik okullarında "Abdi İpekçi gazeteciliği" örnek gösterildi..

Ve hemen hemen 22 yıl boyunca katillerin izi sürüldü!

Eşi Sibel İpekçi, az görünmeye ve konuşmamaya çabalarken, aile adına bu görevi kızı Nükhet üstlenirdi; her ölüm yıldönümünde açıklamalar yapar; gücü yettiğince gerçek katillerin(!) bulunması için haykırırdı.. Sıklıkla, Ağcalar, Oral'lar, Özbey'ler, TİT'ler, Ülkücüler, Ocak'lar denip duruyordu "İpekçi Cinayeti" sayfalarında.... Ki bunca çabaya, bunca manşete ve bunca yıl geçmesine rağmen ortada alınmış doğru dürüst bir sonuç da yoktu ama Abdi İpekçi hiç gündemden düşmemişti.. Ama galiba bu 22 yıl içinde "bir şey" unutulmuştu! Bir "yurttaş" olarak Sibel İpekçi bu dönemi, daha doğrusu hayatını nasıl çevirip durmuştu? Aslında bu "unutulan şey" sahiden çok önemliydi..

Geçenlerde bir dost meclisinde sohbet ederken çok iyi anladım bunu... Masaya düşen sözler çok şaşırtıcıydı...

Kısaca anlatmak gerekirse; Sibel Hanım, uzun zamandır zor durumdaydı.. Abdi Bey'den devraldığı "emeklilik" maaşıyla zorlukla geçinip giderken, geçen yıl başgösteren "kemik erimesi" hastalığı nedeniyle daha da zor duruma düşmüştü. Bodrum'da Abdi İpekçi Sitesi'ndeki evinde yaşıyordu Sibel Hanım..

Hastalığı ilerledikçe alınması gereken ilaçlara bütçesi yetmemeye başlamış, bir çare aramaya girişmişti.. "Eski dostlar"la konuşulmuş, görüşülmüş, bir süre dosların yardımıyla ilaç temin edilmiş ve kesin çare sonunda bulunmuştu! Bodrum ve Muğla da etkili ve yetkili "iyi dostlar" da vardı neyse ki..

Sibel Hanım, bir sabah, bir "dost" otomobiliyle gittiği Muğla'da, SSK Hastanesi'ne "heyet raporu" alabilmek için başvurmuştu.. Rapor, bu ilaçların sözkonusu hasta için acilen alınması gerektiğini ve bir anlamda "hastanın maddi yetersizliği gözönünde tutularak SSK tarafından ödenmesi"ni içeriyordu.. Özetle, bir ihtiyaçtan doğan rapordu.. Evet, Sibel Hanım bu "belge"yle artık ilaçlarını alabilecekti..

***

Aslında Sibel İpekçi'nin aldığı bu belge, ilk anda bir "ihtiyaç belgesi" gibi düşünülse de... Bir onur ve dürüstlük belgesiydi ..

Türk Basın tarihini yazmaya niyetli araştırmacıların... Nedenini, 60'ların başıyla, 70'lerin sonu arasındaki döneme tekabül eden gazete sayfalarında kolaylıkla bulabileceği bir belge..

"Hayatın İçinden" bir belge..

Galiba "DURUM" namus ve temizlik meselesiydi!

Nebil ÖZGENTÜRK

www.superbahis.com
www.sigortam.net

Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır