|
|
 |
| |
|
Ter, amber ve tarçın
İslam-Kale'deki gümrük binası Afganistan'ı anlatıyordu; yıkık, dökük, harabe... Bu sefaletin manzarasıydı. Otel, ter, amber, tarçın karışığı bir şey kokuyordu. Ne elektrik vardı ne de su...
Yıl..1964..
Belgesel yapımcısı-gazeteci Güneş Karabuda ve eşi Barbro Karabuda, bir belgesel film çekmek üzere Afganistan'a giderler. Fikret Otyam ve Çetin Altan da bu geziye davetlidir...
İran üzerinden oldukça meşakkatli yolculuk sonrası Başkent Kabil'den başlayan seyahat tam 20 gün sürer.. Kabil, Kandahar.. O sıra Afganistan'da "krallık rejimi" hüküm sürmektedir... Derken, Karabudalar belgesel çekimlerini tamamlar, Altan ve Otyam da izlenimlerini, gözlemlerini, notlarını... Fotoğraflar, Fikret Otyam imzalıdır... Döndüklerinde, Çetin Altan bu yorucu ama çok keyifli geziyi kendine özgü üslubuyla kaleme alır, gezi kitaplarından birinde yayınlanır..
Tam 37 yıl önce kağıda dökülmüş bu notlarda, yazar okuyucuya olağan-üstü çarpıcı ve detaylı bir Afganistan portresi aktarırken, gelecekteki Afganistan'ın da "haber"ini vermiş gibidir sanki... Özetle, 1964'ün Afganistan'ı üzerine ilginç bir yolculuk ve insan ilişkilerinin öyküsüdür okuyacağınız... Altan'ın 37 yıl önce çizdiği Afganistan portresinde neler yok ki.. Bir yanda yıllar boyu yoksulluğun pençesinde kıvranan ve tek çare olarak Allah'a sığınan Afganlılar, diğer yanda Ruslar, Amerikalılar, İsveçliler Japonlar...
Güneş batarken yolun dibindeki hudut kapısı açıldı ve çıktık İran'dan dışarı. Afganistan'a girmiştik. Daha İslam-Kale'deki gümrük binasını görünce Afganistan'ın pek ama pek fakir bir memleket olduğu anlaşılıyordu. Bina, yıkık-dökük, harabe gibi bir yerdi. Önünde otobüsler ve yerlere açılmış denkleri, bohçalarıyla bir yığın fukara yolcu vardı. Bir sefalet manzarasıydı bu. Etrafta uzun paçalı, iç donuyla şalvar arası kirli beyaz pantolonlu, kuyruğu sarkık, sarıklı Afganlar dolaşıyordu. Bildiğimiz Frenk gömlekleri, yan yırtmaçlarıyla pantolonların üstünde dalgalanıyordu. Afganlar'da gömleği pantolonun içine sokmak adeti yoktu. Gömleğin üstüne yelek, yeleğin üstüne cekete benzer bir şeyler giyiyorlardı.
HERKES YERLERDE YATIYOR...
Gümrük memuru elçiliğin verdiği küçük yırtık kağıda baktı. Arapça harfli notlar vardı üstünde.
- Buyurun gidin, dedi.
Gidecektik ama nereye? Ortalık kararmıştı. Herat'ın kaç saat tutacağını bilmiyorduk. Gümrük binasının karşısında tek katlı, otelden çok bana benzer, sundurmalı bir yer görünüyordu. Birkaç Afganlı oturuyordu önünde. Ağaçların altından vahşi bir ay doğuyordu. Elektrik yoktu. Su yoktu. Hancı bir lüks lambası yakmış, pilli radyosunu açmıştı. İran'dan çıkarken neden birkaç kasa koka kola almadık, diye hayıflanıyor, termosun dibindeki suyu paylaşıyorduk aramızda. Issız bir Afgan gecesinin gurbeti çöküyordu içimize. Otelde yatmayı gözüm tutmamıştı. Memleketten getirdiğim votka şişelerinden birini bir kağıt bardağa, diktim. Gümrük binasının önünde herkes yerlere uzanmış perişan yatıyordu. Uzaklardan gelen bir petrol tankerinin şoförü, ileri geri manevra yaparak arabayı hanın önüne çekiyordu.
Amerikalı saadet arıyordu
Yürüye yürüye dünyayı dolaşmaya çıkmış genç bir Amerikalı otostopçu, kirli gömleği, kambur vücuduyla hayatını anlatıyordu:
- Saadeti arıyorum, diyordu.
Saat gece yarısına yaklaşıyordu, radyo susmuş, lüks lambası sönmüştü. Arada sırada karanlıkta Afganlılar'ın beyaz hayaletleri görünüyordu. Fikret Otyam arabanın üstüne çıkmış orada yatıyordu. Ben de girdim arabanın içine, vurdum kafayı uyudum.
Tanrı beterinden saklasın...
Kandehar'dakİ otelde odalarımıza çekildik.. Ben bir koltuğa çöktüm. Fikret karyolaya uzanmıştı, tavandaki çıplak ampule bakıyordum. Sonra aklıma geldi. Ayın 22'siydi, bugün benim doğum günümdü. Geçen yıl da Tuzla'nın sözde piknik yapmaya gittiğimiz karanlık bir köyünde, bir ağaç dibinde tek başıma geçirmiştim 22 Haziran'ı. O zaman da neden sonra hatırlamıştım doğum günüm olduğunu da, kendi kendime karar vermiştim, şunu bir dahaki yıla kafa dengi bir arkadaşla iyi bir yerde kutlayayım, diye. Kafa dengi arkadaş vardı, ama uyuyordu; iyi yer ise Kandehar'da karanlık bir otel odasıydı.
- Geçen yılki kararı pek tutmuş sayılmayız, gelecek yıl Tanrı beterinden saklasın, dedim.
İslam'ın ortaçağında bir manzaraya düştük
Herat'ta çocukken gördüğümüz Alaaddin'in Sihirli Lambası filminin içine düştüm sanki... Dükkan önlerinde çömelmiş sarıklı adamlar, her tarafı kapalı mor bir çarşaf içinde yürüyen kadınlar...
Haziran'ın 22'si ve saat sabahın beşi.. İslam-Kale'den Herat'a gidiyoruz... Bomboş çorak araziler ve toprak bir yol... Tepeden sadece tek bir köy gördük. Uzaklardan resimlerdeki küçük bir hayal ülkesine benziyordu, yaklaşınca ev diye yan yana konmuş çamur yığınları olduğu anlaşıldı.
NE AĞAÇ, NE KASABA
Öyle gidiyoruz, ne ağaç, ne ekin, ne kasaba, ne benzinci... Dümdüz stepler sadece... Gittik, gittik, gittik, ta Herat'a kadar.
Herat pazarında sinemalarda çocukken seyrettiğimiz Sinbad'ın Maceraları, Alaaddin'in Lambası gibi filmlerdeki dekorlardan birinin içine düştüm sanki. Beyaz şalvarlı, sarıklı, sakallı adamlar, dükkanların önüne çömelmiş ihtiyarlar, yüzü gözü her tarafı kapalı mor bir çarşaf içinde yürüyen kadınlar... Baharatçılar... Bir şerbetçi...
YÜZLER ASIK...
Bir oraya dönüp:
"Bak", diye bağırıyordum, bir buraya dönüp...
İslam'ın ortaçağında bir manzaranın içindeydik. Yüzler asık, bakışlar keskindi. Barbro'yu gören erkekler yüzü açık bir kadına bakıp da günaha girmemek için hemen başlarını çeviriyorlardı. İki tekerlekli yük arabalarını, şalvarlarını dalgalandıra, sarıklarını uçura itiyordu Afganlılar.
Pazardan bir başka caddeye çıktık. Bir koka kola, bir gazoz, bir bira, biraz temiz su... Hiçbiri yoktu. Bir iki şişman, çarşafsız, açık başlı kadın alışverişteydi. Herat-Kandehar arasındaki yolu yapan Rus mühendislerin karıları olmalıydılar.
ORTALIKTA ARABA YOKTU
Kenarda düşük pantolonlu bir trafik polisi duruyordu. Ama ortalıkta araba görünmüyordu. Polis bizim arabayı görünce çok sevindi. Kollarını açtı, hızını alamadı zıpladı, yan döndü bir daha açtı. Geçince dönüp arkama baktım, yine açmış kollarını bir eşeğe yol veriyordu...
Sora mora oranın en iyi otelini bulduk. Kahvaltı edecek, biraz dinlenecek, olursa bir duş alacaktık. Otelin bahçesi enfesti. Bir sessizlik, bir sakinlik; kocaman kocaman ağaçlar... Ama otelde içecek bir şey yoktu. Su olmasına su vardı, içinde de buzlar yüzüyordu, ancak kaynatılmamıştı. Afganistan'da kaynatılmamış su içmekse bile bile insanın canına kasdetmesi demekti.
Loş salonlar ter, amber, tarçın karışığı bir şey kokuyordu. Tavanlar yüksek yüksek ve her şey eskiydi. Duşun da suyu akmıyordu.
Otelde çalışan genç Afganlı İngilizce konuşuyordu. Kandehar'a Ruslar'ın yaptığı yeni yoldan gitmek istiyorduk. Yalnız yol henüz trafiğe açılmamıştı. Buradan geçmek için Afgan makamlarından izin almak gerekiyordu. Delikanlı önümüze düştü, bizi kara yolları idaresine götürdü. Binanın bahçesinde perişan kılıklı, sarıklı sakallı bir yığın adam kaynıyordu. Öğrendik ki yol inşaatında çalışmak için toplanıyorlarmış orada.
Karayollarının başında bir general vardı. Odasına girdik. General, ince dik vücuduyla masanın başında sırım gibi duruyordu. Oda pek de şatafatlı değildi. Duvarda Rusça iri harfli bir grafik duruyordu. General:
- İngilizler buradayken İngilizce konuşurdum. Şimdi Rusça'ya başladık. İkisini de birbirine karıştırıyorum, dedi. Otelci genç bize tercümanlık yapıyordu. Derdimizi anlattık. General bir kağıda Arap harfleriyle bir şeyler yazdı, imzaladı, elimize tutuşturdu.
Bir koka kola, bir gazoz bulmak için tekrar dört dönmeye başladık şehirde... Yok, yok, yoktu... Bir gaz tenekesine buz doldurduk. Yedek suyumuzu mataralara doldurup buzda soğutacak, sonra da termoslarımızda biriktirerek soğuk su stoku yapacaktık.
HUZURLU BİR TENHALIK
Herat'ın bir kısmı gerçekten güzeldi. Yollarda beş on otomobilden fazlası olmadığı için huzurlu bir tenhalık vardı. Koru gibi sıra sıra ağaçlar dikilmişti kenarlara. Ağaçlıklı tenha meydanlar, ağaçlıklı tenha yollar, ağaçlıklı bazı villalar... Zaten bütün Afganistan'ın en güzel şehriymiş Herat...
YARIN
* Herat'ta bizi sürpriz bekliyordu...
* 12 yaşında bir çocuk tel kamçıyla terbiye edilirken, polis sırıtarak seyrediyordu...
* Koskoca Kabil'de 3 tane kaloriferli ev vardı. Ama onlar da çalışmıyor...
Cetin ALTAN
|
|
 |
|