  
Medyadan atlı geçti, nalı parlattı geçti..
Savaş dediğin heyecan demektir.. Heyecan ise satışı getirir.. Dünya basınının Afgan savaşına "ticari bir şevkle" yanaşacağını bekliyordum, tam tersine "Haberalma özgürlüğü" konusunda yakındıklarını görünce şaşırıp kaldım..
Eendim Amerika hükümeti savaşla ilgilenen medya kuruluşlarının çalışmasını engelliyormuş.. Kamuya karşı yeterince açık değilmiş.. Savaş bölgesine sokulmaya çalışan gazetecilere baskı yapıyormuş..
Bunların daha "baskının nasıl yapıldığı" konusunda bir fikirleri olmadığı besbelli..
Biri karşılarına dikilip "Gözünün üzerinde kaşın var.." dedi mi alınıveriyorlar..
Allahıma şükürler olsun, bizim medyamızın öyle "Haber alma, haber verme özgürlüğü.." gibi dertleri yoktur.. Haberi kaynağından alırlarsa alırlar.. Alamazlarsa kendileri uydururlar..
Uyduracak bir şey kalmadı mı da Reha Muhtar kardeşimizin yaptığı gibi haber icat ederler..
***
Bizim medya leşkerleri için haberleşme özgürlüğünden çok mesleki itibar önemlidir.. Herkes kendini "Hacı Kadir'in katırı, her yerde sayılır hatırı.." kategorisinde görmek ister..
O yüzden "haberleşme özgürlüğü" gibi bize lazım olmayan konularda dolduruşa gelmek istemez.. Bu türden bir merakın gazetecinin başını yiyeceğini bilirler..
Acemiler ise tam tersine her türlü dolmuşa binerler..
Çünkü bizim meslekte "dolduruşa gelmenin" çok tehlikeli birşey olduğunu öğrenmek zaman alır..
Ancak öğrenene kadar da dünyanın merkezini kendisi zannetmeyi sürdürür..
Şahsen ben acemiliğimde öyleydim..
Kendime sanki ben olmazsam, Ankara'nın eli ayağı karışacakmış gibi bir hava verirdim.. (Yazarın notu: İşten atılmak, gazetecinin eğitimi açısından en yararlı terapidir..)
Yararlı bir örnek..
Anlatacağım şeyi Baba'nın Milliyetçi Cephe Koalisyonu'nun başbakanı olduğu döneme denk gelir.. Başbakanlık'ta rutin basın toplantılarından birini yapılıyordu.. Ben de çalıştığım gazete adına görev başındaydım..
Devlet büyüklerinin yaptığı bu basın toplantılarının en heyecanlı yeri, konuşmanın sonundaki "soru-cevap" faslıdır..
Tecrübeli gazeteciler, siyaset ve bürokrasi içindeki haber kaynaklarını kaybetmemek için başbakanla direk çatışmak istemez kritik soruları doğrudan kendileri sormazdı..
Benim gibi çaylak gazetecilere dolduruşa getirip, onlara sordururlardı.. Bizim de adam yerine konmaktan başımız göğe ererdi..
O toplantıda da öyle oldu.. Meslekteki ağabeylerim elime üç kritik soru tutuşturdular..
Nihayet toplantı başladı..
Baba gerdanını kıra kıra geldi, koltuğuna oturdu.. Sadece kendisi tarafından anlaşıldığı için kimsenin gülmek zorunda olmadığı birkaç espri yaptı.. Ardından elindeki kitap haline getirilmiş metni okumaya başladı..
Okudu Allah okudu.. Ne kadar muhabir, yazar varsa içi geçmiş olarak dinliyordu.. Kimi elindeki metnin boş yerlerine vapur, kimi çiçek resmi yapıyordu.. Sigara ise en oyalayıcı ilaçtı..
Üstelik de adamın başını göğe erdiren bir eylem.. Düşünün, ben yirmili yaşlarında cebinde üç beş lira ile gezen bir zibidi muhabir olarak cıgaramı yakmışım.. Dumanını nereye istersem oraya savuruyorum.. İster başbakana doğru ister arkasındaki zevata doğru..
Çoğu hükümet üyelerinden oluşan arkadaki zevat ise sigara içmek bir yana elpençe divan duruyorlar.. Oysa biz ekstradan kaykılarak oturuyoruz..
Sıra soru faslına geldi.. Baba her soruya ihtiyaç fazlası cevaplar veriyordu.. Tek eksiği verdiği cevapların soruya uymamasıydı..
Sıra bana geldi.. Ayağa kalkıp hiçbiri beni ilgilendirmeyen ama yaranmaya can attığım ağabeylerimin sorularını sıraladım.. Sorulardan biri de Erbakan Hoca'nın kapatılan ikinci partisi olan Selamet yandaşlarının icraatına dairdi..
Selamet Partisi'nin taraftarları; Ankara Koleji önünde Atatürk aleyhine bildiri dağıtmışlar..
- "Laik bir ülkenin başbakanı olarak acaba zat-ı devletleri bu işe ne diyormuş?"
Süleyman Bey bu.. Yer mi böyle ucuz zarfları? Öbür iki sorudan kurtulmak için "Laiklik" konulu soruya balıklama atladı, lafı da uzattıkça uzattı..
- "Atatürk bizim canımızdır, kanımızdır.. O olmasa biz olmayız.. Düşmanı o kovdu.."
Bunları söylerken soru sahibi olarak gözlerimin içine bakıyor ikide bir "Atatürk aleyhine kimseye birşey yaptırmayız, böyle bir şey olmuş mudur? Böyle birşey var mıdır?"
Sıra dayağa geliyor..
Başbakanın gözlerini bana dikerek konuşması, yani doğrudan beni muhatap alması zaten kafamı karıştırmış.. Kendime olan güvenim tap noktada.. Hükümete gir, dese "Ama devlet bakanlıkları bana bağlanacak.." diye pazarlık edeceğim..
Üstelik Baba'nın hitabeti bugünkü kadar iyi değildi.. O vakitler bir şeye taktı mı kırık plak gibi tekrarlar dururdu..
O gün de öyle yaptı.. Gözünü bana dikmiş "Atatürk'e laf ettirmeyiz, göreni var mı bileni var mı?" deyip duruyor.. Toyluk işte.. Herhalde cevap vermemi istiyor, diye düşündüm:
- "Var görenler olmuş.." deyiverdim..
İşte kendi deyimi ile "Başıma gökkubbeyi oracıkta yıkıverdi.." dünyamı dar etti:
- "Yoooo!" diye başladı lafına.. "Basın toplantısında böyle şey olmaz ben başbakanım gen gazetecisin.. Sen soracaksın, ben söyleyeceğim.. Sen dinleyeceksin.."
Yerin dibine girmişim.. Utanmasan sıraların altına süzülüp, kasap dükkanından et çalan kedi gibi dışarı kaçacağım.. Baba ise hayatından memnun.. Ek yerimizden yakalamış ya uzatıp da uzatıyor..
Bazen "Sen gazetecisin ben başbakan.." diyor, sonra cümleyi yeni baştan alırken "Ben başbakanım, sen gazeteci.." diye statülerimizi ters yüz ediyor.. Ortada ne kritik soru kaldı ne de cevabı..
Tam beş dakika fırçaladı beni siz gelin bana nasıl beş saat gibi geldiğini sorun..
***
Ertesi gün olayı, ne kadar büyük gazete varsa hepsi yazdı.. Kimileri de bizim küçük gazetelerin birinde çalışmamızı bahane edip, adımızı bile vermedi.. Basın tarihinin zabıtlarına "Ne idiğü belirsiz biri.." olarak geçtik..
Bir on gün kadar ortalıklarda gözükmedim..
Allah razı olsun Baba'dan.. Mesleki olarak akıllanmamı, daha işin başında yediğim bu fırçaya borçluyum.. O günden beri de yan toplara çıkmam, dolmuşa binmem.. Özellikle de kendimi dünyanın merkezi saymam..
Türkiye'nin merkezi saymam ise çevrenin baskısındandır..
Kıssadan Hisse: "Haber alma özgürlüğü" kul kısmına da şah kısmına da illa ki lazım birşey değildir, ayrıca cehalet mutluluktur..
|