  
Sabah'ın isimsiz kahramanları..
İnsan işin o kadar içinde olduğu zaman farketmiyor demek.. Dışardan, uzaktan bakmak gerekiyormuş, bu mucize insanları hissedebilmek için..
Antalya'da bol vaktim vardı.. Geceleri festivale ayırmıştım. Gündüzleri kendime.. Kendime dersem.. Dinlenmeye.. Benim deniz ve güneşle ilgim yoktur. Kahvaltı ve öğle yemeği için aşağı iniyor, geri kalan zamanı odamda geçiriyordum.. Fevkalade ihtiyaç duyduğum dinlenmeyi, hiç değilse iki gün gerçekleştirebilmek için.. Okumaya bol vaktim oldu.. Günlük gazetelerin ıcığını, cıcığını çıkardım.. Hepsinin hemen her satırını okurken..
Birden kafama "Dankkk" etti..
Sabah'ın isimsiz kahramanları, müthiş bir gazete çıkarıyorlardı.. Müthiş.. Hepsinden güzel.. Hepsinden canlı.. Hepsinden heyecanlı..
Sabah, tüm olanakları elindeyken müthişti.. Güzeldi, kaliteliydi.. Ama o zaman bunları yapmak zor değildi. Hatta yapamamak ayıptı..
Ama bugün..
Bugünün koşulları öyle miydi?..
Bugün Sabah'ta imkanların değil, imkansızlıkların listesi yapılabilirdi ancak..
Tüm olanaklara sahip rakipler arasında, nerdeyse hiçbirşeye sahip olmadan bu gazeteyi çıkarabilmek, yarışı hala önde götürebilmek, nasıl bir mucizeydi?.. Kimlerdi bu mucizeyi yaratanlar?..
İsimsiz kahramanlar.. Bizim meslekte "Mutfak" dediğimiz yerde çalışanlar.. Ve de muhabirler..
Bu gazetede de, her gazetede olduğu gibi, tuzu kurular, hadi fazla yaş olmayanlar vardır. Zamanında iyi maaş aldıkları için, aylarca dayanabilirler.. Ama bu mutfakçılar ve muhabirler içinde, tuzu yaş olanı dahi azdır. Sırılsıklamdır onların tuzları.. Aldıkları ile ayın sonunu güç bela getirirler. Bu yüzden maaşları bir gün gecikse sallanırlar.. Öylesine ucu ucuna yaşarlar..
Şimdi bunlar iki ay, üç ay maaş alamazken..
Gazetenin içinde bulunduğu acı krizle, ekstra masraflar nerdeyse sıfıra iner, yani habere ulaşmak iyice zorlaşırken..
Kadroda yapılan zorunlu indirimle, yapılan iş, iki hatta üç misline ulaşır, sekiz yerine, zaman zaman 18 saat çalışma gerekir ve fazla mesainin sözü dahi edilmezken..
Bu insanlar her sabah işe gelip, hala bu ülkenin en güzel gazetesini hazırlıyorlarsa, bu yaptıkları mucize değil de nedir?..
Bu nasıl bir moraldir?..
Bu moral nasıl böyle dimdik ayakta durur..
Hergün birileri, bir bozgun dedikosunu kulaklara fısıldarken..
Gazetenin patronu, kimler dışarda iken ve de devlete tüm borçları ödeme planını kabul ettirmiş ve el sıkışmışken, hala içerde tutulurken..
Hala umut dolu, hala taş gibi moralli olmak..
Tüm olanaksızları sıralayıp ağlamak yerine, yoku var ederek bu müthiş gazeteyi hergün hiçbirşey yokmuş gibi hazırlamak..
Sabah'ın krizinin üzerine, ülkenin ve dünyanın krizi eklenmiş ve ekonomik koşullar, en dayanıklı olanları dahi vurmuşken, aslında üflesen yıkılacak durumdaki bu insanların, bu inanç ve bu azimle, bu gazeteyi pırıl pırıl çıkarmaya devam etmelerine ne diyebilirsiniz ki..
Kimse heveslenmesin..
Bu gazete yaşayacak..
Elleri, alınları böylesine öpülesi, böylesine boyun eğmez, böylesine inançlı, böylesine savaşçı insanları mağlup etmek kolay değildir..
Sabah'ın isimsiz kahramanları..
Çok yakın bir gelecekte Dinç Beyi gene bu gazetenin koridorlarında göreceğime inanıyorum..
Bu müthiş sıkıntıların sonunun geleceğine inanıyorum..
Size inanıyorum..
Sizi, hepinizi çok seviyorum!.
İyi niyet taşlarından yol...
"Cehennemin yolları iyi niyet taşları ile döşenmiştir" kadar cuk oturan deyiş azdır..
Antalya Film Festivali için söylenecek en iyi söz de bu bence..
Bir defa..
Ben Antalya Belediyesi'nin yerinde olsam, bu kentte bir film festivali yapmaktan hemen vazgeçerim..
Bir ülkenin sinemacısı kendi mesleğine bu kadar ilgisiz, bu kadar duyarsız, bu kadar saygısız olmaya devam ediyorsa, sen 38 yıldır niye boşa kürek çekiyorsun?..
Sinemacılar, Antalya Belediyesinin ayağına kapanıp yalvarmalı, "Şu festivali yap.. Filmlerimize ilgi topla.. Yeni starlar yaratmamıza yardımcı ol.. Türk sinemasını yukarılara doğru itele" diye..
Oysa tersini yapıyorlar.. Belediye çırpınıyor.. Bu terbiyesizler (Deyimimi mazur görün, ama en hafif sözcük bu..) gelip ödüllerini alma tenezzülünde bulunmuyorlar.. 16 ödülden dokuzunu, kazanan yerine başkası aldı.. Böyle tören mi olur?..
Bir Oscar gecesinin topladığı Hollywood starlarını düşünün.. Bir de Antalya'ya bakın..
Bu sinemanın emektarı birkaç artık film bile çevirmeyen emekli olmasa, gelen giden yok..
Ödül almaya blucin tişörtle çıkarlar.. Töreni siyasal amaçların yolunda kullanmaya kalkarlar.. Hiç gelmezler.. Küçümserler..
Ve Antalya, bu terbiyesizlere ödül vermekte ısrar eder..
Yanlış..
Sinema için Belediye kasasından çıkan her kuruşa yazık ve günah.. İptal edin sinema festivalini..
Cehenneme kadar yolları var..
Onun yerine, bu dünya cennetinde, bir kültür ve sanat festivali düzenleyin..
Uluslararası vedetler de davet edip, konserler verin.. Yılın en başarılı sahne yapıtlarını davet edin.. Tiyatro, opera, şov.. Daha aklınıza ne gelirse..
O zaman hem yazılı medyada, hem televizyonlarda, daha çok yer alırsınız.. O zaman televizyonlar etkinliklerinizi yayınlamak için yarışırlar üstelik..
Antalya adı daha çok duyulur, kentinizi daha çok tanıtırsınız.. Üstelik turistik hareketlenme olur.. Sinemanın kendisinin ilgilenmediği bu festivali, Türk filmlerini izlemek için bu kente 30 kişi gelir mi sanırsınız?..
Oysa, benim anlattığım gibi bir festival, kente uçaklar dolusu adam taşır üstelik..
Sinema dünyası Altın Portakalı küçümsüyor.. Ciddiye almıyor.. Bu aptallar bindikleri dalı, hem de böyle terbiyesizce kesiyorlarsa, Antalya kenti, bunlar için niye bunca masrafı yapsın..
Hadi yeni bir şey olsa, "Bir gün anlarlar" der ısrar edersiniz.. Tam 38 yıldır, bu saygısız ahmaklar, bu festivalin Türk sineması, yani kendi işleri için ne anlama geldiğinin farkına varmamışlarsa, Antalya halkına bu bedeli ödetmenin anlamı var mı?..
Altın portakal bunların neyine..
Karpuz kabuğu bile çok!..
***
Devam edeceğiz tabii..
Savaş!..
Panik yok!..
İşte bu günlerde sloganımız olacak ifade bu..
Panik yok!.
Paniğe kapılırsak eğer, bizden çok uzaktaki bu savaştaki zararımız, Afganistan'ın kendisinden fazla olur..
Dolarcılar, borsacılar ve bozguncular, bulanık sudan büyük kazançlar sağlamak için bu panik havasını bilerek yaratacaklar. Ne kadar kapılırsak, zararımız o kadar büyük olur..
Soğukkanlı olmalı, hiçbirşey olmamış gibi yaşamaya devam etmeliyiz.. Zaten sıkıntıda olan ekonomimize, bir de bu savaş eklenmemeli..
Sakın ha..
..ve de.. Aman tahriklere kapılmayalım.. Bizi bu savaşta hangi tarafta olduğumuzu göstermek için sokaklara dökmek isteyen bozguncular çıkacak mutlak.. Oyuna gelmeyelim.. Aldırmayalım..
Günlük yaşamımıza ne kadar aynen devam edebilirsek, o kadar az zarar görürüz, bunu iyi bilelim!..
Tribün!..
Galatasaray kaynaklı, ama belli tiraj amacı ile bu ikinci sayılarında, Fener ve Beşiktaş tribünlerine de birer parmak bal çalan bir dergi var.. Tribün..
Okuduğunuzda anlıyorsunuz ki, maça efendi gibi aileleri ile gelen ve bunun için kulüplerine dolar bazında milyonlar kazandıran seyirciye karşılar.. Tribünlerin eskiden olduğu gibi, yersiz, koltuksuz, numarasız, hepsinden öte ucuz olmasını istiyorlar. Maça bol para verip rahat gelen taraftara karşılar. İstedikleri, bedava bilet, yetmedi, hatta açıktan para, haraç isteyen holiganlara tribünleri teslim etmek..
Taraftar bunlarmış. Ötekiler seyirciymiş, falan filan..
Bizim enteller pek bir sahiplendiler bu dergiye nedense.. Mesele o değil..
Mesele, bu dergiyi çıkaran arkadaşların holiganizmin resmi organıymış gibisinden fikirleri de değil. Fikir özgürlüğü var, herkes istediğini düşünür, yazar..
Tamam, tamam da, avuç içi kadar dergiye 2 milyon lira fiat koymak ne?..
Maça bedava girmeye çalışan fakir adam, dergiye iki milyon verebilir mi?.
Bu dergiye 2 milyon verebilecekler, aslında tribünden uzaklaşmasını istedikleri paralı "Seyirci"ler değil mi?.
Bu nasıl bir ikilem, bu nasıl bir şaşkınlıktır..
Tribün dergisini alamayacak olanlar, tribüne gelsinler..
Tribün alma gücüne sahip olanlar, tribünden uzak dursunlar..
Vallahi pes!..
***
Bir başka spor dergisi, Yırtık Krampon müthiş mizahı ile devam ediyor. Bu dergiyi hala görmediyseniz, çok şey kaçırıyorsunuz demektir.. Bende tiryakilik oldu da..
Fişi çıkmış..
Bizim insanlarımız tek başlarına gülmezler.. Aslında dünyanın insanları da öyledir. Bu sebeble mesela, eloğlu televizyon komedi dizilerine, espri sonlarına gülme sesi ekler. Entel geçinenenler "Bunlar ahmak Amerikalıya 'Burada gülün' demek içindir" derler ya, bakmayın onlara.. Ruh bilimcilerin tavsiyesidir bu.. Tek başına Tv seyredenler kendilerini yalnız hissetmesinler ve gülsünler, diye.. Bilimseldir yani..
İşte bu sebebten Ertekin'de, kafenin tam öte ucunda tek başına oturmuş, kıkır kıkır gülen kız, dikkatimi çekti..
İnsanlar tek başına gülmezler ya.. Hele kadınsa bu insan..
Gülmeyi geçin, somurtur, aklınca yanlış anlamaya sebeb olmamak için..
Kız bir kitap okuyordu.. Merak ettim.. Kalktım, gittim, baktım..
Selçuk Erdem..
Unplugged-2!..
Unplugged, fişi çekik demek.. Müzik deyimi olarak kullanılır.. Elektronik değil, yani, elektrik yardımı ile ses çıkaran aletlerle değil, akustik, yani doğal seslerle müzik demektir..
Hatırladım.. Bu kitap haftalardır masamdaki yığının arasında duruyor ve sırasını bekliyor..
Hemen koştum, kitabı çıkardım..
Selçuk Erdem'in karikatür albümü bu.. "2" olduğuna göre, demek birincisi de var. Kitabı basan Sevgili Dostum Cem Boyner, ola ki, o birinciyi de bana yollamıştır.. Nasıl atlamışım..
Müthiş bir güldürü var, Selçuk'ta.. Mizah demiyorum.. Güldürü.. Sizi kahkaha atmaya zorluyor..
Hele bu devirde, bundan iyi ilaç olur mu?..
Bayıldım.. Alın siz de bayılın!..
TEBESSÜM
"Bara gidiyorum!" demiş adam karısına ve eklemiş: "Sen de paltonu giy!" "Ah! bir tanem!" demiş, "Beni de mi götürüyorsun yoksa..?"
"Hayır!" demiş adam, "Çıkarken sobayı söndüreceğim de..!"
SEVDİĞİM LAFLAR
'Allah'ın mevcut olmadığını ispattaki imkansızlık, beni varlığına inandırıyor.'
La Bruyere
BİZİM DUVAR
'Ecevit'in veliahtı kim olacak.. Kolay adaylar yanyana dizilsin güvercin kimin başına pislerse o olsun.'
Hakan&Utku
|