kapat
02.10.2001
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi

www.ekdilamerica.com
Dünyadan
Spor
banner
Magazin
Kampüs
Astroloji

Para Durumu
Hava Durumu

Bizim City
Sizinkiler

GREENCARD
Sarı Sayfalar
İstanbul

Cumartesi Eki
Pazar Eki

Künye
E-Posta
Reklam
Arşiv

A T V

Win-Türkçe
ASCII

 
RUHAT MENGİ(rmengi@sabah.com.tr )

Bu sorular cevap bekliyor

Geçen hafta, 28 Eylül Cuma günü yazdığım "Hedef Sabah'ı yoketmek mi?" başlıklı yazım bugüne kadar en çok okuyucu tepkisi alan yazılarımdan biriydi. Her on dakikada bir çalan telefonum yüzünden sonunda araba kullanırken cep telefonuyla konuştuğum için polis tarafından yakalandım. Buna rağmen gün boyu kendimi çok sayıda SABAH okurunun ilgisi, bilgisi, sevgisiyle donanmış hissetmekten şikayetçi değilim.

Şurasını hemen söyleyeyim ki halk ilk banka olayları ve yolsuzluk furyası sırasında Etibank olayıyla Dinç Bilgin'in de araya karıştırılmasına, o günlerde sustuğu gibi susmuyor artık. BBDK'nın anlaşması ve "Kamu zararı dengelenmiştir" açıklamasına rağmen onun ısrarla içerde tutulması, bu nedenle 'SABAH' gibi bugüne kadar sadece doğru ve başarılı işler yapmış ve böylelikle toplumun takdirini kazanmış koca bir kurumun sıkıntıya sokulmasına da itiraz ediyor.

Ve itiraz edenler hiç de haksız değiller. Çünkü.. Çünkü sadece Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'nun imzaladığı anlaşma bile Dinç Bilgin için yapılan suçlamaları çürütüyor.

İki ana suçlama var;

1) Dolandırıcılık: Tarifi; bir ikinci şahsı yalan senaryolarla inandırarak aldatmak. Bu suçlamaya göre Bilgin "Bankanın tüzel kişiliğini aldatmış".. Tüzel kişiliği kim temsil ediyor? Bankanın yönetim kurulu başkanı olarak kendisi.. Yani kendi kendini dolandırmış, aldatmış olduğu iddia ediliyor.

2) Zimmet: Yani "paraları alıp cebine atmış." Oysa alınan kredinin tümünün anonim şirketler tarafından kullanıldığı biliniyor. Bu kredilerin alınması sırasında her bilgi Hazine'ye ve Merkez Bankası'na rapor edilerek onay alınmış. Böyle bir durumda, eğer bir zimmet, hırsızlık söz konusu ise hırsızın çalma eylemini polise (yani Hazine ve M. Bankası'na) bilgi vererek yapmayacağını en basit mantık bile çözer.

BDDK'nın güvenilirliği!
Bu iki suçlamanın nedeni olarak da "Şirketin zor durumda olması (batıktı, 700 milyon dolar borcu vardı deniyor) ve diğer bankalardan alamadığı krediyi kendi bankasından alması" gösteriliyor. Oysa eğer kuruluşun o günlerde batık olduğu kabul ediliyorsa, bunca sıkıntıdan, patronuna kaybettirilen prestijden, onu içerde tutarak şirketlerin uğratıldığı zarardan ve üstüne üstlük ekonomik krizden sonra daha da batmış olması gerekirdi. O zaman BDDK'nın "Alınan borcu ödeyeceğine emin olarak" anlaşma imzalaması ne anlama geliyor? Bu nasıl bir çelişkidir?

BDDK'nın anlaşması da bir tür kredi anlamındadır. Bu konuda önemli bir kamu otoritesi 561 trilyonluk kredinin ödeneceğine inandığını gösteriyor.

"Çete" suçlaması yapıldı.. Çete kurmanın amacı "alınan krediyi ödememek"miş. Bu da doğru değil. Etibank'a el konmadan bir yıl önce Banka satılığa çıkarılmış. Koç Bank'la anlaşma yapılmış; "Bankanın borçları fiyatından düşülecek" veya "Üzerine ödenecek.." Demek ki Banka, el konmadan önce çözümü dürüstçe kendisi aramış.

Ayrıca, kişisel düşüncem olarak yine ilâve edeyim ki bu "çete suçlaması" karışık bir mesele. Bir kere çetede "silâh, tehdit, şantaj" gibi unsurlar olmalı ki burada bunların hiçbiri yok. Her şeyi açık, seçik, gözönünde yapan bir banka ve bir kuruluş söz konusu.

DGM yolsuzluğa bakıyorsa..
Öte yandan eğer DGM'nin işi çete ve yolsuzluk meseleleriyse neden devlet bankaları ve Bakanlıklardaki yolsuzluk ve çeteleri de aynı şekilde soruşturmuyor? İlgilileri, sorumluları, bakanları tutuklamıyor?

Beyaz Enerji davasına bakmaktan neden vazgeçti? Bayındırlık Bakanlığı'nda bakanın bizzat kendisi tarafından yapılan, Çalışma ve Sağlık Bakanlıklarında bakanlar tarafından "En büyük yolsuzluk benim bakanlığımda" diye ihbar edilen katrilyonluk olaylar neden DGM tarafından (veya hiç kimse tarafından) izlenmiyor? Bu nasıl bir çifte standarttır? Onlar devletin, milletin parası değil mi? Halk bu nedenle dilenir duruma düşürülmedi mi?

Bu soruların cevabını yalnız ben değil, herkes merak ediyor. SABAH gibi yıllardır onuruyla çalışan, halkın demokrasi mücadelesine öncülük eden, Cumhuriyetin temel değerlerini koruyan bir kuruluşun zan altında bırakılması, yaşamını basına adamış binlerce çalışanının geleceğiyle oynanması da en az DGM'nin zan altında kalması kadar önemlidir.

Etibank dosyalarından çok daha ciddi suçlamalar olan, zimmet iddiaları gerçek çıkabilecek dosyalar DGM'de beklerken ve ilgililer tutuklanmazken, 700-800 'off-shore' zedesi olan bankaların sahipleri serbest bırakılırken Dinç Bilgin'in "Kamu zararı dengelenmiştir" açıklamasına rağmen tutukluluğunun devam etmesi akla başka sorular da getiriyor.

Hiçbir mahkeme ispatlanmamış suç iddiaları için kimseyi önceden tutuklamaz. Cinayet suçluları, trafikte ihmalle adam öldürenler bile iddialar tamamen ispata dönüşmeden tutuklanmıyor. Oysa Bilgin davasında daha Aralık'taki mahkemede şahitler dinlenecek olmasına rağmen hakim suçlamaları gerçek kabul ederek tutukluluk halini sürdürüyor (Yani tutuklamak bile yasalara göre kabul edilemezken, bir de süre uzatıyor..) Hukuk devletinde böyle keyfi uygulamalar olabilir, DGM hakimleri infaz savcısı gibi davranabilir mi?

Uç suçlama dosyasıyla tutuklandıktan sonra ortaya çıkıveren 48 dosyayı bilirkişilerin inceleyip suç araması bir yıl sürecekse, sanık bir yıl içerde mi bekleyecek? Sonuçta suç bulunmazsa tutuklu kaldığı süre ve uğratıldığı prestij kaybının sorumluluğunu kim üstlenecek? (Bu arada... Taraf olan kişilerin bilirkişi kabul edilmesi de ayrı bir yazı konusu..)

Şimdi.. Dinç Bilgin'in tutuklanması, onun ve SABAH Grubu'nun zor duruma sokulması, konuyu baştanberi hergün yalan haberlerle yazarak sonuçta olayı bu noktaya getiren bazı aşırı sağcı gazetelerin, bazı şahısların veya siyasilerin işine geliyor. Bunu bilmeyen yok.

Sonuca baktığımızda ise bu işten çıkarı olanların yukarda belirtilenle kalmayabileceği izlenimi doğuyor. Olamaz denen herşeyin olabildiği Türkiye'de acaba hukuk adamları içinde de ünlü ve başarılı bir ismi "günah keçisi" olarak seçmekten ve bununla prim yapmaktan medet umanlar mı var? Devletin tahsil etmesi mümkün olan bir borcun ödenmesi şansını ortadan kaldıracak, ekonomiyi, devleti, milleti zarara uğratmaktan çekinmeyecek kadar gözü kara davranılmasının arkasında bilmediğimiz nedenler mi var?

Bu yazıda sorulan soruları birilerinin cevaplaması gerekiyor. Hukuk devletine inanan, savunan basının ve halkın o cevapları alma hakkı da var. Bekliyoruz!

Padişahımız, efendimiz!
Hiç bu kadar gülmemiştim. Olay iyice komedi haline geldi.

Olmaz böyle şey.. Yo, yoo gerçekten bu kadarı fazla.

DSP Milletvekili Fahrettin Gülener, Başbakan Ecevit'e mektup yazmış. "Haşmetlum", pardon "Başbakanım" demiş; "Sizden sonra tufan olacağını söyleyenler var. Lütfetseniz de siz hayatta iken tahtı, pardon koltuğu kime devredeceğinizi açıklasanız.." (Bir dakika izin verin, devam etmek için gülme krizim geçsin..) Bunun üzerine Rahşan Hanım kendisini davet etmiş ve "Merak etme. Biz, bizden sonrasını zarara mahal bırakmayacak şekilde belirledik" demiş.

Demokratik Sol Parti'nin bugüne kadar tartıştığımız demokrasi anlayışını kendi ağızlarından duymak hoş oluyor. Biz, önce Seçim ve Partiler Yasası değişmeli derken neyi kastediyoruz daha iyi anlaşılır böylelikle..

Efendim, son anda aldığımız habere göre Rahşah Hanım bunları yalanlamış. Umarım öyledir ama yalanlasa da durumun bundan farklı olmadığı yıllardır izleniyor nasılsa.. Merak etmesinler, onlar hele gitmeye bir karar versinler, arkadan gelen bulunur. Padişahlık, pardon DSP ortada kalmaz.

Milletvekili Gülener bir de Derviş konusunda endişe belirtmiş. Derviş "Politik beklentisi olmadığını yeniden deklare etmeli" ymiş. Beylerdeki korkuya bakar mısınız?

www.superbahis.com


www.sigortam.net

Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır