Çocuk büyüdü, geldi onsekizine; aklını ta küçük yaştan beri taktırdığı, dededen kalma köstekli altın cep saatini istemeye başladı:
- Baba artık büyüdüm, o saati ne zaman vereceksin bana, deyip duruyor.
Eskiden de aynı saati isterdi ama, o zamanlar isteğini ertelemenin gerekçesini bulmak kolaydı:
- Daha küçüksün, hele büyü, o zaman... der, başınızdan savardınız.
Şimdi ise onsekizinde... "Biraz daha büyü, hele liseyi bitir bakalım" gibi zaman kazanma taktikleri tek tek iflas etmede...
"Hele üniversiteye gir bakalım, hele üniversiteyi bitir bakalım" gibi, yeni koşullar da ileri sürülebilir ama; onsekiz yaşına gelmiş bir delikanlıya, dededen kalma altın köstekli cep saatini vermemek için yeni engeller çıkarmaya kalkmak; babanın sözüne karşı bir güvensizlikle, ev ilişkilerinde hemen görünmeyen müzmin bir soğukluk yaratmaya başlayabilir...
Böyle durumlarda, kimin nede gözü olduğunu bilen eski zaman adamları; aile toplantılarında bir punduna getirip, büyük oğlanın aklını taktırdığı altın köstekli saati, ceplerinden çıkararak, parmaklarının ucunda üzüm salkımı gibi sallaya sallaya:
- Bakın vasiyet ediyorum, bu saat ben öldükten sonra Necip'indir, derlerdi. Necip de, saati istemekle babasının ölümünü istemek arasındaki yaklaşımın sıkışıklığında, saate olan tutkusundan vazgeçerdi...
Çocukların çok afili bir cüzdan; yahut yedi-sekiz ağızlı bir çakı; yahut albenili bir dolmakalem gibi, içlerinin aktığı bazı şeyleri de, onların istek menzilinin dışında tutmak için, daha başka yöntemler geliştirilmişti.
Çocuğun gözlerinin takılıp kaldığı cüzdan, yahut çakı, yahut dolmakalem alelacele cebe sokulurken:
- Bunların hepsi senin, denirdi.
Böylece mülkiyet devrinin miras yoluyla, ancak ölümden sonra yapılacağı gizlice ima edilirdi.
Yıllar geçer, çocuklar büyür, cüzdan eskir, çakı kaybolur, dolmakalem kırılır, ama hiçbiri asla verilmezdi çocuklara...
Okullarda da öğretmenler, çocuklara sık sık:
- Büyüyünce bu devleti siz yöneteceksiniz, der dururlardı.
Üstelik bunu çocukların gönlünde bir umut ufku açmak için de söylemezlerdi. Öfke ve azarlarının şiddetine bir dayanak göstermek için söylerlerdi:
- Büyüyünce bu devleti siz yöneteceksiniz, bu ne şapşallık Allah'ın salakları...
Yahut:
- Bu ahmaklıkla büyüyünce nasıl yöneteceksiniz bu devleti, Allah'ın budalaları...
Yahut:
- Unutmayın ki, büyüyünce bu devlet size emanet edilecek Allah'ın serserileri, bu kafayla nasıl sahip çıkacaksınız o emanete...
Falan gibi...
Büyüyünce neler neler olmayacaktı... Evdeki altın cep saati de çocukların olacaktı, koskoca devletin yönetimi de...
O yaşlarda, büyüyünce iş bulamamak yüzünden, dedeler yadigarı altın saati satma zorunluğu da doğabileceği, kimsenin aklına gelmezdi...
Nasıl ki, devleti yönetmek şöyle dursun; mahalleye muhtar olmak için bile, kırk kapının ipini çektikten sonra, yine de insanın ellerinin böğründe kalabileceği; geçmezdi kimsenin hatırından...
Büyükler bulmuşlardı çocukları avutmanın kolayını... Hele bir yol büyüsünler, her istediklerine kavuşacaklardı... Zaten her şey onlarındı; şu koşulla ki, büyükler ortalıktan çıkıp gittikten sonra..
Büyüklerin bir başka yöntemi de, uğraşmaktan hoşlanmadıkları konuları gündemden düşürmek için, kaşlarını çata çata:
- Her iş bitti de, bir o kaldı, diye homurdanmalarıydı...
Evde gençlerden biri, bayram tatilinde bir yerlere gezmeye gitmeyi önerse, büyükler kaşlarını çatarak koro halinde homurdanırlardı:
- Her iş bitti de, bayram tatilinde bir yerlere gezmeye gitmek kaldı...
Bahçeye salıncak kurmak için çamaşır iplerini istemeye de, "Her iş bitti de, bahçeye çamışır ipleriyle salıncak kurma kaldı" yanıtı verilirdi; ceviz silkelemek için, örtü istemeye de...
Yapılacak o kadar çok iş vardı ki; şu veya bu nedenden, yapılması önerilen şeye bir türlü sıra gelmezdi...
Bu kaytarmacalı yaklaşım, daha sonraları toplumsal konulardaki genel eleştirilerin de belkemiğini oluşturmuştu. İsmet Paşa, müzik konserlerine büyük ilgi gösterdiği dönemde, çok kişi:
- Her iş bitti de, sıra çalgı dinlemeye geldi, der dururdu.
Yaşam içinde neyin neden sonra yapılması gerektiğinin tam bir sıralanması bulunmadığından; "her iş bitti de..." diye başlayan bir eleştirinin, önünü kesme olanağı da yoktu...
"Her iş bitti de sıra spor alanları açmaya geldi" de diyebilirdin, "Her iş bitti de sıra demokrasi yapmaya kaldı" da diyebilirdin...
Çocukların isteklerini eleştirme, reddetme, yahut askıda bırakma yöntemleri; toplumsal bir alışkanlığın refleksiyle her alanda az buçuk belli eder kendini...
"Her iş bitti de...", yahut, "şimdi sırası değil", yahut, "her şeyin bir zamanı var" karşı çıkmalarını siz de kullanırsınız, size karşı da kullanırlar...
Bu biraz da, hepimizin ortak oluşturduğumuz toplumsal bir ataletin, içimize sindirilen bir "alameti farika"sıdır.
Not: 13 yıl önce yazılmış bir yazı... "Hürriyet"den...