  
İsyan sırası Meclis'te!
Işın Çelebi'nin hazırladığı ve çeşitli partilerden 81 milletvekilinin destek verdiği "muhalefet deklarasyonu" her ne kadar henüz gerekli basın ve kamuoyu desteğine ulaşabilmiş değilse de son derece önemli bir olaydı. Neden bu kadar önemli?
Çünkü, milletvekillerinin ve bakanların karşılaşacakları tepki ve hatta şiddet gösterilerinden korktukları için aylardır "TBMM" rozetlerini takamadıkları, iktidar partilerinden milletvekillerinin "Türkiye iyi yönetilmiyor. Halka karşı işlenen suçlara daha fazla ortak olmak istemiyoruz" diyerek istifa ettikleri bir dönemde verilmiştir.
Adı üstünde "iktidar".. İktidar, güç demektir; rahatlık, kolaylık, imkân, saygı (halk içinde olmasa bile en azından tüm kamu kuruluşlarında ve tüm iş çevrelerinde) demektir. Bir iktidar partisinden, milletvekillerinin istifa etmesi veya "muhalefet açıklaması" hazırlaması çok görülmüş bir olay değildir.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli "Parti içi meseleler Meclis'e taşınmasın", ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz ise "Zamanlaması yanlış" demişler. Oysa bu hareket ne parti içi mesele, ne de zamanlaması yanlış. Konu "ülkenin doğru yönetilmemesi".. Yani tüm iktidar partilerine karşı ve zamanlaması da tam doğru.. Şu andaki durumundan daha çok "yönetim tartışması" başlatacak konuma gelmemişti ülke..
Işın Çelebi'nin girişimi ve istifa eden milletvekillerinin kararları yerden göğe kadar haklıdır. Evet ekonomi battı, savaş başlamak üzere ama yolsuzluklar sürüyor. Batan gemiden son ganimetlerin götürülmesine kimse dur diyemiyor.
Şimdi değilse bu "zamanlama" denen şey ne zaman doğru olacak keşke Mesut Yılmaz bunu da açıklasa..
Anayasa değişikliğinde "parti kapatma" ve "Hüküm giymiş siyasilerin milletvekili seçilmesi" ile ilgili maddeleri şıp diye kabul ediveren milletvekilleri ile ettiriveren liderler "Seçim" ve "Partiler" yasaları için, halâ yıllardır kıllarını bile kıpırdatmıyorlar. Bu ülkede asıl "demokratikleşme sorunu" bu iki yasanın, gücünü kaptırmak istemeyen liderlerin, önüne kale gibi dikilmesi nedeniyle bir türlü çıkarılamayışıdır.
Aslında Işın Çelebi ile 81 milletvekilinin ve istifa edenlerin asıl sorunu da budur. Eğer açıkladıkları gerçekleri parti gruplarında söyleyebilme özgürlükleri olsaydı deklarasyona gerek kalmazdı!
Hedef SABAH'ı yoketmek mi?
SABAH gazetesi hiçbir parti, kişi ya da kuruluşa özel yakınlık göstermeyen, tek amacı ülkede huzuru, rejimi, halkı korumak olan tarafsız bir gazetedir. Onun zayıflaması rejimin, yolsuzlukların ve her türlü tehlikenin önündeki en büyük ve tarafsız engelin, bir kalenin de zayıflaması demektir. Bunu böylece beyinlerimize yazalım bir kere!
Peki, Türkiye bir yandan ekonomik sıkıntılar, bir yandan her türlü bölücü faaliyet ve şimdi bir de savaş tehlikesiyle karşı karşıya iken böyle bir kalenin gücünün zayıflatılmasına neden göz yumuluyor?
Kimse adalet kurumlarına yolsuzlukla mücadele etmeyin demiyor. Aksine hepimiz köşelerimizde her gün yolsuzluk haberlerini veriyor, sonuna kadar izliyor, kendi çapımızda bu mücadeleye fazlasıyla katılıyor, "Silelim şu yolsuzluk konusunu toplumumuzdan, siyasetimizden' diye bas bas bağırıyoruz.
Ama bu yapılanın mücadeleyle falan ilgisi yok.. SABAH'ın kurucusu ve sahibi olan Dinç Bilgin'in yapacağı ödemeler için BDDK ile protokol imzalanmış. Ödemeler başlamış, bütün malvarlığına el konmuş. O zaman kendisinin halâ içerde tutulmasının anlamı nedir?
Çok şükür okurlarının sevgisi ve takdiriyle "SABAH" ayakta.. Ama böylesi uzun ve acımasız bir darbeye hiçbir kuruluş yıllar boyu direnemez.
Dinç Bilgin'in serbest bırakılmaması nedeniyle giderek güç kaybına uğrayan kuruluş sonunda borçlarını ödeyemezse ve yasalarda belirtilmiş olan "Aciz vesikası" alınırsa, devlet tek kuruş tahsil edemezse kim kazanmış olacak?
En az bunun kadar önemli bir soru; Bundan dolayı ekonominin ve kamunun zarara uğratılmasının suçunu kim üstlenecek?
Böylesine kritik bir noktada Bilgin'in tutuklu halinin devamında ısrar edilmesi, özellikle de Ali Balkaner'in 600'den fazla 'off-shore'zedeye rağmen serbest bırakılmasına karşın onun bırakılmaması anlaşılamaz bir durum yaratıyor. Bu soruları ben herkese soruyorum, cevaplayabilen yok, cevabı bilen var mı?
Ayrıca yasalara göre yargılamayı mahkemeler yapar, infazı ise Cumhuriyet Savcılığı.. Bu olayda mahkeme önce aylarca tutuklayıp, sonra da süreyi uzatarak infazı kendisi yapmış oluyor. Yani henüz hüküm verilmeden infaz durumu mevcut. Oysa bırakılmış olsaydı, çok gerekliyse istendiği anda tekrar tutuklanabilirdi.
Kısacası.. Devletin borcu tahsil edebileceği bir durum mevcutken bu şansın yok edilmesi ve kişiyle birlikte, ülkeye hayati derecede gerekli bir kuruluşun da cezalandırılması anlaşılır gibi değil. Adalet, ödeme protokolü kabul edilmiş olan Dinç Bilgin'in mümkün olan en kısa zamanda serbest bırakılmasını sağlamak zorunda!
Sami Selçuk soru işareti!
Koskoca Yargıtay Başkanı önce bir lâfı söyler, sonra da siyasetçi modasına uyarak "Ben öyle demek istemedim" der mi?
Tabii ki demez, ama bizimki diyor ve bu da onun giderek kafalarda daha büyük bir soru işaretine dönüşmesine neden oluyor. Örneğin ben, ilk uzun konuşmasına bizden önce bizi hiç sevmeyen ülke ve örgütlerden alkış geldiğinden beri sözlerine ihtiyatlı yaklaşıyordum bu güvensizlik şimdi daha da arttı.
"Bu Meclis Anayasayı değiştiremez" sözü son terör olaylarından sonra Anayasa'da yapılacak değişikliklerin "tekrar gözden geçirilmesine fırsat bırakmadan" alelacele kabul edilmesi için mi gerekliydi acaba?
Dinci gazetelerin "Cumhurbaşkanı olması yönünde" ısrarla yaptıkları propagandaya karşılık bir jest miydi? Umarım, bu soruların cevabını zaman içinde öğreniriz.. Ama söylediğim gibi nedense ben Sami Selçuk'tan negatif titreşimler alıyorum!
|