kapat
28.09.2001
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi

www.ekdilamerica.com
Dünyadan
Spor
banner
Magazin
Kampüs
Astroloji

Para Durumu
Hava Durumu

Bizim City
Sizinkiler

GREENCARD
Sarı Sayfalar
İstanbul

Cumartesi Eki
Pazar Eki

Künye
E-Posta
Reklam
Arşiv

A T V

Win-Türkçe
ASCII

 
ÇETİN ALTAN(caltan@sabah.com.tr )

Marmara'nın ufkunda eylül güneşi batıyordu...

Çocukluğumla ilk gençliğimde Caddebostan'dan 25 kuruşa kiraladığım sandallarla, kürek çeke çeke Bostancı'ya kadar gider dönerdim.

Linçli saldırılı bir milletvekilliğiyle, cezaevi yıllarından sonra da, Küçükçekmece'nin Kumsal'ındaki ünlü Tombaz, bana 4 metrelik maun ahşap bir tekne yapmıştı; 25 beygirlik kıçtan takma motorlu...

Onunla da Florya açıklarından, Bebek ve Kalamış koylarına kadar nerelerde dolaşmadım ki...

Derken 25 yıl önce bizim tekne, başından büyük serüvenler geçmiş olduğunu sonradan öğrendiğim, elden düşme 5 metrelik fiberglas başka bir tekneyle değişti.

Bu kez kıçtan takma motor 135 beygirlikti; ama motor denizlerin ortasında duruveriyor ve bir daha çalışmıyordu.

6 yıl önce değiştirdik kıçtan takma motoru; ama yenisi de, istediğim gibi çıkmadı.

Önceki gün akşam üstü, Burhan Bursalı ve Solmaz Kamuran'la bizim mahut teknede, Dragos'dan geri dönmüş, Dalyan'a geliyorduk.

Marmara'nın ufkunda, koskocaman kırmızı bir güneş batıyordu; bulutların arkasında bir görüne, bir kaybola...

Ve ben Ernest Thompson'un "Altın Göl" piyesini düşünüyordum.

1978'de Broadway'de de oynamış olan piyes, sonradan filme çekilmişti. Henry Fonda'nın kızı Jane Fonda ile birlikte oynadığı son filmdi.

"Altın Göl" artık iyice yaşlanmış bir dedeyle eşinin, kendilerine bırakılmış küçük üvey torunlarıyla birlikte geçirdikleri yaz tatilini yansıtıyordu.

Ve tatilin bitiminde evin eşyası toplanırken, yavaş yavaş sezinliyordunuz ki; yaşlı dedenin yaşamındaki son tatili de, artık bitmektedir.

Kırmızı koskoca bir güneş, bulutların arkasından yavaş yavaş kayarak Marmara'nın ufkunda batıyordu.

2002 yılının 25 eylülüne kadar kimbilir neler neler olacak ve kendi doğal ayrılışlarıyla yeryüzünden kaybolacakların yanında; kimbilir kimler de, insan eliyle yok edileceklerdi.

İlk kez saydamlaşmanın ve iletişimin iyice hızlandığı bir döneme girmişti Dünya'daki insan alemi.

TV'lerde hem ABD'de yaşayanları izleyebiliyordunuz, hem Afganistan'da yaşayanları...

Rıza Tevfik'in, karısı öldüğü zaman, 3 yaşında öksüz kalmış kızı Selma'ya hitaben yazdığı uzun bir ağıttan bir çift dize geliyordu aklıma:

"Bir hakikat var mı derken, bir hayale döneriz;

Hayat budur benim için, hatta senin için de..."

Silah fabrikatörleri, artık son çıkarları peşinde; tıpkı petrolcüler gibi... Teknolojinin değişimiyle, enerji kaynakları da değiştiğinde ve petrol tahtından indiğinde; silah üretimi de eski çıkarları sağlayamayacağından; ne savaşların anlamı kalacak, ne de terör eylemlerinin...

Binlerce yıldan günümüze kadar, niye süregeldi ki insanların yarattığı belalar?

Çünkü bela yaratmakta avantası vardı bazılarının.

Bela yaratmak kimseye, hiç bir avanta sağlamaz olduğunda...

Dünya'nın her yanıyla, saniyesinde iletişim kurabilme örneği; bulunduğun yerden, Dünya'nın her yanına da, 30 dakikada gidebilme olanağı gerçekleştiğinde...

Şimdi bu tür fütürist bir değerlendirme, ham bir hayal gibi de gelebilir bazılarına.

Nasıl ki, babaanneme de; insanın Ay'da yürüyeceğini ve Fransa'nın batısındaki Nantes kentinde Galatasaray'ın oynadığı bir maçı, İstanbul'daki evden, yatağıma uzanarak izleyebileceğimi söylesem; o da, kesin olarak keçileri kaçırdığıma inanırdı.

Gelecek yıl bu gün.. Yüz yıl önce bu gün.. Yüz yıl sonra bu gün.. Marmara'nın ufkunda güneş ne güzel batıyordu...

www.superbahis.com


www.sigortam.net

Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır