  
Adalet parasız!
ADALETİN HALİ başlıklı yazımda adliyelerin içler acısı halini gündeme getirmem üzerine Adalet Bakanı Prof. Dr. Hikmet Sami Türk önce telefon etti, ardından da iki sayfalık açıklama geçti...
Önce şunu belirteyim ki; Bakan Türk de "Mahkemelerin büyük çoğunluğunun gerek yapı, gerek mefruşat ve gerekse donanım açısından yetersiz binalarda hizmet vermeye çalıştığını" doğruluyor... Bununla kalmıyor, yazımda vurguladığım gerçeği bir kez de kendileri tekrarlıyor:
"Mahkemelerin, adliyelerin mevcut hali onların saygınlığı ile bağdaşmıyor..."
Bu durumu yetersiz bütçe ödeneğine bağlayan Adalet Bakanı Türk, bir gerçeğin de altını çiziyor:
"Bakanlığımızın genel bütçe içindeki payı sürekli olarak yüzde 1'in altında gerçekleşiyor..."
İşte; sorunun kaynağı bu; parasızlık, imkânsızlık!
Bütçe gelirlerinin yüzde 80'i faiz ödemelerine gidince Adalet'e sadaka misali ödenek kalıyor...
Sonuçta; hakimler, savcılar 5 metrekarelik badanasız odalarda çalışıyor... Sıradan bir evin mutfağı büyüklüğündeki salonlarda duruşma yapılıyor... Binlerce dosya koridorlara, mahkeme salonlarına yığılıyor...
Sorun bununla da kalmıyor...
Bir devlet dairesindeki şube müdürünün altına şoförlü makam aracı veriliyor; hakime, savcıya "Sen otobüsle git-gel" deniliyor... Bu da yetmiyor; otel komisinin bir ayda kazandığı paradan çok daha azı, maaş diye ödeniyor...
*
SON SÖZ: Adalet Bakanı Prof. Dr. Hikmet Sami Türk'ün görevi sadece ödenek yetersizliğini ve bakan olarak çaresizliğini dile getirmek değil, çare üretmek... Eminim ki; Sayın Bakan Meclis kürsüsünden Adalet Bakanlığı'na reva görülen adaletsizliği gündeme getirse parlamenterler uyanacak, kamuoyu baskısı başlayacak ve hükümet bütçeden ayırdığı payı artıracak...
Bir doktorun ricası!
BAKIRKÖY Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Arif Verimli medya mensuplarına gönderdiği mektupla bir ricada bulunuyor:
"Ruh hekimlerine 'deli doktoru', ruh sağlığı kliniklerine 'akıl hastanesi' ya da 'tımarhane' demeyiniz! Yazılarınızda, yayınlarınızda 'deli, akıl hastası, manyak, cinnet' gibi kelimelere yer vermeyiniz..."
Verimli kısaca; "Bu insanları hakir görmeyiniz, onlarla alay etmeyiniz, yaralı kalplerini bir de siz incitmeyiniz" diyor...
Bu mektubu okumadan çöpe atan gazeteci dostlarımızın dikkatini çekmek istedim... Özellikle "her nerede yaşanıyorsa" haberi olanların ve o olayı izleyicilerine yaşatanların...
Vali Bey'e yakışır!
EMNİYET Genel Müdürü Kemal Önal, Kocaeli Valiliği sırasında orman arazisine yazlık bir villa diktirmiş... Bununla yetinmemiş, çevresine duvar ördürmüş, çift sıra nervürlü demir çektirmiş ve çepe çevre aydınlatma lambaları diktirmiş... Ama Ankara'ya tayini çıkınca burada sefa sürememiş...
Valiliğin bu villasını gören Kandıra Kaymakamı da geri kalmamış, lüks bir konut inşaatına başlamış...
Merak ettiğim bu yapılara kaç yüz milyar harcandı? Bu para hangi kaynaktan sağlandı?
Ne değişti?
BÜTÜN köşelerde pazar günleri pembe yazılar yer alır... Bazılarında sevgiden söz edilir... Bazılarında geçmişteki sevgiliye özlem dile getirilir.. Bazılarında ise bir restoranda yenilen yemek nedeniyle aşçıya, garsona methiye düzülür... Bu tarz bana hiç uymadı, uymuyor... Sanki gerçeklerden kaçma, cenaze evinde türkü çağırma gibi geliyor...
Gelin bu pazar günü geçmişe uzanalım; seçimin yapıldığı 18 Nisan 1999'daki durumumuzu hatırlıyalım... Sonra da bugünle karşılaştıralım...
* 2.5 yıl önce haftada kaç kez sinemaya, ayda kaç kez tiyatroya gidiyordunuz?
* Bir ayda eşinizle, dostunuzla kaç kez bir restoranda akşam yemeği yiyordunuz?
* Artık aracınızı her gün kullanabiliyor musunuz? Veya bonkörlük edip taksiye binebiliyor musunuz?
* Kendinize, eşinize ve hatta çocuğunuza yeni bir giysi almayalı ne kadar oldu?
* Telefon çaldığı zaman borç aldığınız arkadaşınızın aradığını zannedip "Şimdi ne mazeret uyduracağım" diye düşünüyor musunuz?
* Hatta küçük bir kasabaya gidip yerleşmeyi düşünüyor musunuz?
*
Sebep mi?
* 2.5 yıl önce umutla sarıldıklarımız, iktidara taşıdıklarımız bizlere arkasını döndü...
* Halktan koptu, milleti yok saydı...
* Baş tacı ettiklerimiz, "Bizi kurtar" dediklerimiz lokmamızı çaldı..
* Enflasyon gemi azıya aldı...
* Dolar fırladı...
* Türkiye'de ilk kez esnaf coplandı.
* Halk itilip kakıldı...
* Milyonlarca işsize milyonlar katıldı...
* Umutlar söndü, ocaklar yıkıldı...
* İşini kaybeden bir esnaf Başbakan'a yazar kasa fırlattı... Bir diğeri aracını yaktı... Yakacak aracı olmayanlar ise Boğaz Köprüsü'nden ölüme atladı...
Ve bütün bunlar 19 Nisan 1999'dan bugüne kadar geçen 2.5 yıllık süre içinde yaşandı..
*
Bugün pazar... İnsanların mutlu olması gereken tatil günü... Ama bütün bunları gördükçe, izledikçe ben mutlu değilim... Ya siz?
Alay mı ediyorsunuz?
İKİ yıl önce halkın ağzına bir parmak bal çalmak için memurluk sınavı açan Devlet Personel Başkanı Nedim Kurdoğlu bilsin ki; on binlerce kişinin umudunu söndürdü... Çünkü bu sınavı kazananların büyük kısmı o günden bugüne bekletildi... Bunun vicdan azabını çekmesi gereken Kurdoğlu ise dün kalkıp "17 Ekim 1999 sınavında başarılı olan adayların hakkı yanmayacak, isteyen yeni bir sınav yapılıncaya kadar boş kadrolar için başvuracak" dedi Kısacası; on binlerle, umutlarını söndürmekle yetinmeyip alay etti!
DOĞRU SÖZ:
Paslanmayıp yıpranmaya başladığımız gün çocuklarımızın geleceği kurtulacak
|