Bize Washington'dan ulaşan haberlere göre, Amerikan yönetimi, uluslararası terörizme karşı, dünya çapında verilecek savaşın nasıl olacağına ilişkin planını tamamlamak üzere. Önümüzdeki hafta bunun ilk paragrafları gün ışığına çıkmaya başlayacak.
Başkan George W. ve çalışma arkadaşlarının hazırladığı bu tarihi önemdeki plan, müttefiklere de anlatılacak. Zaten, geçen cuma günkü yazımızda, "ana oyuncular" dediğimiz oyuncular Washington'da, başkan ve adamlarıyla görüşerek bu planın oluşma aşamasında görüşlerini anlatmak fırsatı buldular. Biz ise, "istida vermekle" geçindik. Başkan'a mektup yazdık. Bir türlü kalkıp gidemedik. Ne yapacağını, ne diyeceğini bilemezsen, gidemezsin tabii..
Bizim anlamadığımız bir başka nokta, Başkan George W.'nun neden Başbakan Ecevit yerine, Cumhurbaşkanı Sezer'i araması..
Çünkü Türkiye'de icranın başı, Başbakan'dır. Cumhurbaşkanı değil. Yani kararları hükümetin başı olan Ecevit verir. Öyleyse doğrusu, ABD Başkanı'nın Ecevit'i aramasıydı. ABD Başkanı niye İsrail'in Başbakanı'nı arıyor da Cumhurbaşkanı'nı aramıyor, niye İngiltere Başbaka'nı yerine Kraliçe ile konuşmuyor? Bize gelince mi, icranın başını atlıyor? ABD Başkanı telefonla Sezer'i arıyor, ama Türkiye adına mektubu Ecevit gönderiyor. Buyrun buradan yakın..
Peki acaba Başkan neden Ecevit'i aramadı? Bunun nedenini henüz bilmiyoruz. Ama araştırıyoruz. George W. eğer Ecevit'i arasaydı arada, tercüman kullanmak gibi bir zorunluluk olmayacak, iki lider karşılıklı konuşabileceklerdi. ABD Başkanı, Sezer'le onbeş dakika konuşmuş. Bunun yarısı tercümeyle geçmiştir. Demek ki, bu ikili, adam başı 3 buçukar dakika konuşmuşlar. Ecevit ile bu süre, adam başı 7 buçuk dakikaya çıkardı. Yani daha çok şey konuşabilirdi. Özal ve Çiller, başbakanlık dönemlerinde bunu hep yapıyorlardı. Ve çok da faydalı oluyordu.
Hikmet Çetin, Dışişleri Bakanı olduğu dönemde, bir gün kendisiyle kahvaltı ederken, bana "Sedat, kişisel ilişkiler bu işte son derece önemli. Ne kadar Dışişleri Bakanı ile kişisel dostluk kurabilirsen, o kadar iyi sonuçlar alabiliyorsun. Birbirinize, ilk adlarınızla hitap ediyorsunuz. Rahat giysiler içinde bir barda oturup iki kadeh bir şey içerken veya baş başa yenen bir akşam yemeğinde, pek çok şey halledebiliyorsunuz" demişti.
Başbakanlar için de bu geçerli. Ama bizim Başbakan'ı Ankara dışına çıkarmak zor. Ankara dışına çıkılmayınca da, burada ne dersen de, aynı etkiyi yapmamız mümkün olmuyor. Ankara'da, her Allah'ın günü Başbakanlık içinde Ecevit ile konuşan muhabirlerden biri, neden Başbakan'a bu soruyu sormaz, merak ediyorum.
İşte size bir örnek; Ecevit'in havasahamızı, havaalanlarımızı ABD'ye açtığına ilişkin sözleri, onların TV'lerinde sadece, tek cümlelik bir haber oldu. Oysa Başbakan, Washington'da olsa idi Amerikan yönetimi ve halkına, Türkiye'yi çok daha geniş kapsamlı biçimde anlatabilirdi. Bu sayede de Türkiye'nin bu ülkede reytingini de arttırabilirdi. Ecevit isterse, koalisyon ortağı liderleri de yanında götürürdü. Böylece vereceği mesaj daha da kuvvetlenirdi..
Sanıyoruz ki Ankara, ABD'nin bu işteki ciddiyet ve kararlılığının boyutunu, hemen baştan anlamadı. Anlamadığı için de, yalpalama işaretleri vermeye başladı. Ve olaydan ancak 10 gün sonra tavrı belli oldu.
Oysa Başbakan, olay günü hemen, yardımcıları, Dışişleri, Genelkurmay ve MİT ile toplantılar yapıp, 72 saat içinde bir açıklama yapma noktasına gelir, uçağa atladığı gibi Washington'a gider ve George W.'ya bu ortak savaşta ne gibi katkılar yapabileceğimizi anlatırdı. Desteği Ankara'da vermez, Washington'da verirdi.
Yarınki yazımızda, "Ankara, bu savaşa asker vermemekte haklı mı?" sorusu üzerinde tartışma açmaya çalışacağız.