kapat
20.09.2001
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi

www.ekdilamerica.com
Dünyadan
Spor
banner
Magazin
Kampüs
Astroloji

Para Durumu
Hava Durumu

Bizim City
Sizinkiler

GREENCARD
Sarı Sayfalar
İstanbul

Cumartesi Eki
Pazar Eki

Künye
E-Posta
Reklam
Arşiv

A T V

Win-Türkçe
ASCII

 
GÜLAY GÖKTÜRK(ggokturk@sabah.com.tr )

İnsaniyet namına

20. yüzyılın en derin çelişkisi, hem demokrasinin daha ileri bir aşamasına geçişinin objektif koşullarını yaratırken; hem de "demokrasi" kavramını büyük bir krize sokmasıydı herhalde...

Bilgi devrimi, iki tarafı keskin bir bıçak gibiydi.

Bir yandan temsili demokrasiden doğrudan demokrasiye (elektronik demokrasiye) geçişin objektif koşullarını yaratır ve demokrasi kavramını ulus ötesi boyutlara taşırken; bir yandan da demokrasinin en temelinde yatan "eşit ve genel oy" fikrini zedeledi.

Aynı zaman dilimi içinde, dünya her konuda referandum yapma ve genel oya başvurma lüksüne ulaştı ama bu arada genel oy fikri de fena halde erozyona uğradı.

Çünkü bilgi çağı, aynı zamanda insanlığın yaşadığı en büyük eşitsizliğin tohumlarını atmıştı dünyaya:

Bilgi çağına ayak uydurabilenler ve tökezleyenler arasındaki eşitsizlik, geçmişte yaşadığımız bütün diğer eşitsizliklerden; toprak sahipliğine, sermaye sahipliğine dayanan eşitsizliklerden de ırk ve cins temelinde yükselen eşitsizliklerden de daha zor aşılacak gibi görünüyor.

Sonuçta, bütün dünyanın gözleri önünde yaşanan bu eşitsizlik, "Bütün insanlar eşittir" cümlesi etrafında oluşan soru işaretini büyüttükçe büyüyor ve bu soru işareti demokrasi kavramını can evinden vuruyor.

***
Son terör olayından sonra yapılan değerlendirmelerde global terörün, yerküredeki eşitsizlik ve adaletsizlik tarafından beslendiği görüşünün güçlendiğini görüyoruz.

Çözüm "daha eşitlikçi ve daha adaletli bir dünya"da aranıyor.

Doğrusu ben de global terörün temel kaynağının bilgi çağını yakalayanlarla yakalayamayanlar arasında ortaya çıkan büyük ekonomik farklılaşma olduğunu defalarca yazdım. Ama bu eşitsizliğin "adaletsizlik" olarak nitelenmesini doğru bulmadığımı hemen belirteyim.

Adaletsizlik dediğimiz zaman, sömürüden söz ediyoruz demektir. Birilerinin ürettiklerinin karşılığını alamamasından; birilerinin ürettiğine başkaları tarafından el konmasından söz ediyoruz demektir.

Bugünün dünyasında böyle mi oluyor?

Yoksulların ürettiklerine zenginler tarafından el mi konuyor? Yoksa tersi mi?

Varolan ekonomik eşitsizlikleri anlamaya çalışırken sömürünün yön değiştirdiği gerçeğini gözardı edemeyiz.

Kapitalizm karşıtı gruplar, dünyadaki fukaralığı, sömürüye bağlamak için ne kadar usta laf cambazlıklarını da yaparlarsa yapsınlar; tezlerine tarihin derinliklerinden kanıtlar bulmak için göbeklerini de çatlatsalar; herkes görüyor ki, bugünün dünyasında fukaralığın derecesi artık sömürünün derecesini göstermiyor.

Sefalet asıl, sömürülmekten değil, sömürülememekten doğuyor.

Çünkü sömürülebilmek için bir şeyler üretmek gerekiyor... Yoksul yüz milyonlar, sömürülmenin değil, sömürülememenin yani üretim dışı kalmanın acısını çekiyor.

Bilgi çağının nimetlerinin daha "adil" dağıtımından söz edenlerin, "adalet"ten ne anladıklarını, nasıl bir adalet peşinde olduklarını bilmiyorum.

Ama apaçık ortada olan şu ki, eğer adaletten, yaratılan zenginliğin, herkesin katkısı oranında paylaşılmasını anlıyorsak, böyle bir paylaşım, şu anda yoksullukla boğuşan kitlelere herhangi bir avantaj getiremez. Çünkü sorun da zaten budur: Vasıfsız yığınların üretime katkılarının (çok yüksek verimle çalışan vasıflı işgücü karşısında) sıfıra doğru yaklaşmakta oluşudur.

Bu yüzden de 21. yüzyılda insanlığın başına bela olacak olan o büyük uçurumun kapatılması için sarılmamız gereken kilit kavram "adil bölüşüm" olamaz.

Ben bugünkü bölüşümün adil olduğunu düşünüyorum.

Ama adil olan her zaman huzuru sağlamayabilir.

Zengin dünya, yoksul dünyayı besleyecekse, bunu "adalet adına" değil, insaniyet namına (ve kendi huzuru adına) yapmak zorundadır.

www.superbahis.com


www.sigortam.net

Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır