Geçmiş yazın güzelim sıcaklığını ev içlerine kadar taşıyan güneşe kendimi bırakayım mı, yoksa yoluma mı gideyim?..
Yeni sulanmış çimlerin kokusunu biraz daha içime çekmek için otoparkın yanındaki ağacın altına çöksem mi, yoksa gazeteye gidip masamın başına, ekranımın karşısına geçsem mi?..
Boğaz'ın en civcivli köşelerinden birinde, kıyıda oturup kahve mi höpürdetsem, yoksa günün gazetelerini birer birer okuyup, üç koyup beş almaya çalışan strateji ve teknoloji uzmanlarının yeni yorumlarını mı gözden geçirsem?
İnsansız bir köşe bulup bir saat daha sessizliğin keyfini mi çıkarsam, yoksa işe gidip, "ABD medyasının yanlışı" yazımı "kopan kol ve bacakları göstermeliydiler" diye düşündüğüme karar verecek kadar üstünkörü okuyanların öfkeli mektuplarına mı baksam?
Yoksa canım bugün birşeyler yazmak mı istemiyor? Bugün uzansam divana ve gün boyunca J. L. Borges'in bütün kitaplarını karıştırsam, orasından burasından okusam veya Tanpınar da ne güzel giderdi bugün!..
Sonra gazeteye geldim, televizyonu açtım ve günlerdir yaptığım gibi otomatik biçimde CNN'i açtım.
Yine birbiri ardından ABD'li yetkililer ekrana geliyor, bitmez tükenmez açıklamalar yapıyorlardı. Basın toplantısı üzerine basın toplantısı...
Çoğu sınırlar çizmeyi, cepheler oluşturmayı seven insanlardı.
Bazıları bol bol düşmanlardan söz ediyordu, en yukarıdan seslenenleri "iyi ve kötü güçler arasındaki savaştan" dem vuruyordu bol bol...
Bakıyordum da; "düşman" demek nasıl özel bir şehvetin izlerini katıyordu yüzlerine. Yara almış, çok derinden sarsılmışlardı. "Düşman" derken, düşmanın birden etlenip kanlanıp karşılarına çıkacağını sanırmış gibi görünmeleri izleyeni derinden etkileyecek özellikteydi.
Onlar ve bizler; burası ve orası...
Ama yürümeyen bir şey vardı sanki...
CNN ekranının karşısında uzun süre kaldım. Kuşku uyandırmayacak kadar kararlı görünmek isteyen yetkililerin kendi içlerinde kopan fırtınayı nasıl belli ettiklerini izledim.
Sonunda aklıma, nedense... Tibetli keşişin öyküsü geldi.
Tibetli keşiş uzun bir meditasyon dönemi geçirmiş...
Ama öyle bir hayal musallat olmuş ki, bir türlü huzura erememiş. Hayali bir örümcek keşişe her gün "görünüyor", hayvan her "görünüşünde" biraz daha büyüyormuş...
Gitgide keşişin boyuna posuna ulaşmış, varlığı iyice tehditkâr bir hal almış örümceğin...
Artık bu kadarına dayanamayan keşiş, gidip mürşidine danışmış.
Aldığı yanıt şöyleymiş: "Örümcek bir daha gelirse, hayvanın karnına bir çarpı işareti çiz. Çizgilerin kesiştiği tam orta noktaya bıçağını sertçe sapla!"
Ertesi gün yine görünmüş örümcek.
Keşiş yakalamış hayvanı, mürşidinin dediği gibi hayvanın karnına işareti çizmiş, tam ortasına bıçağı saplayacakmış ki...
Orada...
Kendi karnını görmüş.
Şaşkınlıktan dona kalmış keşiş. Çünkü çarpı işareti karnına çizilmiş!
Birbirini seven çiftler neden(!) ayrı kalmaktan hoşlanmazlar? Bir uzmana sorsanız, ne der size?..
Bana kalırsa hiç böyle sorular sormayın.
Ancak günümüz Türk medyasında 80'li yılların dergiciliğinden apartma bu tür bir trend var: "Uzmanını bul, aklına geleni sor!"
Uzman da bu fırsatı kullanarak vitrine çıktığını düşünüyor...
Aklınızdan da "yahu birbirlerini sevdikleri için işte, yetmez mi!" gibi basit bir fikir geçiyor ama, bakalım uzman ne diyecek?
Ve uzman yanıtlıyor: "Kuşlarda da öyle! Ayrı kalmaktan hoşlanmıyorlar!"
Aynen böyle...
Siz nedenini sormuştunuz, uzman nedenden söz etmiyor. Onun yerine benzetme yoluyla bir gerekçe sunuyor.
Üstelik "kuşlar" da nereden çıktı, değil mi?
Birbirini sevmek bir tür "kuşluk" mu?
Uzman gözüyle baktığınızda sevgili olmak, muhabbet kuşlarını mı andırıyor?
Bütün bunlar bir şaka mı? Hayır!
Büyük bir gazetemizin aşk; seks ve evlilik üzerine dizisinde okudum bu uzman görüşünü. Ciddi ciddi!..
Mehmet Ali Erbil'in ortalığı ayağa kaldıran evliliği hakkında da bir uzman şöyle görüş bildirmişti: "Yaş farkı evliliklerde sorun çıkarır!"
Teşekkürler uzmanlı Türkiye!..
Ne kadar serinkanlı bir ifadeydi! Uzmana göre bu gerçeği bilmeli ve öyle evlilik yapmalıydık.
Oysa iş sorun çıkarmaksa, hangi "fark" (kültür farkı, sosyal sınıf farkı, gelir uçurumu vb.) evliliklerde sorun çıkartmazdı ki!.. Peki neden insanlar evlenip duruyorlardı?
Olay şu: Medyanın kendine güveni yok, okurun ve izleyicinin ona güveni yok!
O zaman uzman desteğiyle güvenilir yorum ve güvenilir iletişim yolları aranıyor.
Ve bu arada olan; bilgiye, bilime, uzmanlığa ve akla, mantığa oluyor!