kapat
12.09.2001
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi

www.ekdilamerica.com
Dünyadan
Spor
banner
Magazin
Kampüs
Astroloji

Para Durumu
Hava Durumu

Bizim City
Sizinkiler

GREENCARD
Sarı Sayfalar
İstanbul

Cumartesi Eki
Pazar Eki

Künye
E-Posta
Reklam
Arşiv

A T V

Win-Türkçe
ASCII

 
HINCAL ULUÇ(uluch@sabah.com.tr )

İyi yönetilmiyoruz, tamam da..

Türkiye, Avrupa ikincisi oldu diye, günlerdir nerdeyse bir orgazmik bayram havası var ülkede..

Tabii sevindik.. Tabii mutlu olduk.. Kahire'de 1949 yılında yedi takımlı dandik şampiyonada dördüncü olmamız dışında, bugüne dek Avrupa'da yoksak.. Dünya kupasına ilk defa katılma hakkını alırken, Avrupa'da da ikinci olursak, tabii başarıdır, tabii sevinilir..

Ama birşeyi unutmamak kaydı ile..

Türkiye, Avrupa ikincisi olurken, aslında Şampiyonluğu kaçırmıştır..

Bu sevinç arasında, niçin kaçırdığımızı düşünmezsek, hep böyle yarım kalmış başarılarla erken boşalır, kendi kendimizi avutur gideriz..

Onurlu ikincilikler, şerefli yenilgilerle, Türk futboluna onlarla yıl kaybettirdiğimizi unutmayalım..

Spor köşemizde Perşembe günü daha detaylı anlatacağız.. Bugün özet..

Daha iyi hazırlanabilirdik. Daha iyi yönetilebilirdik.. Yönetim derken, sadece teknik kadroyu değil, milli takım menecerliğini, maç arasında görev yapan TV yorumcusuna gözü dönmüş şekilde saldırmak sanan (Görevliler engel olmasa, spor tarihimizin en büyük skandalı patlak verecekti) şovmen dahil, tüm idari yönetimi de kastediyorum.. Bugünün sorusu, "Nasıl da ikinci olduk" uyutmacası arasında unutulmaz, kendimize "Şampiyonluğu niçin kaybettik" diye sormazsak, Türkiye'nin geçin şampiyonluğu, bir daha ikinci olması dahi hayal olur.

Futbolda durum farklı değil.. Avrupa elemelerinde en kolay guruba düştük.. Azerbaycan ve Moldova gibi futbolu yeni öğrenen averaj takımlarını kenara koyun.. Hiçbiri bizim ayarımızda olmamak kaydı ile, üç rakip gibi şey vardı.. İsveç.. Slovakya ve Makedonya.. Bu üç rakibe kendi sahamızdaki 9 puanın yedisini verdik.. Neden?.. Kötü yönetildiğimiz için..

Tıpkı basketbolda olduğu gibi, futbolda da elimizde harika kuşak var. Tıpkı basketbolda olduğu gibi, futbolda da, biz ilerlerken, rakipler, hem de fena halde düşüşte..

Buna rağmen, Türkiye bu dandik gurupta, play-off oynamaya mecbur bırakılıyor ve Türk kamuoyunu oluşturanlar, hala bu hezimetin, bu fiyaskonun baş sorumlusu Teknik Direktöre arka çıkmaya devam ediyor, etmekle kalmıyor, eleştirenlere de fena halde saldırıyorlar..

"Bu teknik direktör kimdir, hangi kariyerle Türk milli takımının başına gelmeyi hakketmiştir?.. Dünya Kupası finallerinde parmak ısırtacak bir kadronun başına geçmek için, başbakan yardımcısının, ya da federasyon başkanının hemşehrisi olmak yeterli midir" sorusunu akıllarına bile getirmiyorlar.

Futbolumuz da kötü yönetiliyor..

Türkiye'nin genelinde durum farklı mı?..

Bu ülkenin yer altı ve yerüstü kaynakları kimde var.. Bu ülkenin insan gücü kimde var?.. Dünyanın en büyük özel kurumlarının en kilit noktalarındaki Türklere, Türk doktor, Türk mühendis, Türk ekonomistlere bakın.. Bu ülkenin beyin gücü kimde var?..

O zaman Türkiye niye bu halde?..

Yanıt gene ayni..

İyi yönetilmiyoruz..

Ama bu demek değil ki, bu hep böyle gidecek.. Türkiye'nin kaderi, futboldan siyasete kötü yönetilmektir..

Hayır, böyle bir şey yok..

Türkiye sahip olduğu bu değerler, yakaladığı bu pırıl pırıl genç kuşaklarla, spordan siyasete, sanattan ekonomiye başa güreşen bir ülke haline gelecektir. Bundan asla şüphe etmedim.. Etmeyeceğim..

Kokuşmuş ve çökmüş Osmanlı enkazından, yedi düvele kafa tutarak genç Türkiye Cumhuriyetini çıkaran bu ülke bugün Atatürk'ün Gençliğe Hitabı'nda anlattığı koşullarla mukayese dahi edilmeyecek bir uygarlık ve gelişme düzeyi içindedir..

Çarkların tıkır tıkır dönmesi, kriz öncesinden çok daha parlak günlere ulaşılması için alt yapı ve insan gücü hazırdır..

Bir şeye ihtiyaç var..

Birbirbimize inanarak ve güvenerek topyekun bir savaşa girişmek..

Bu savaş "Ne olacak bu memleketin hali" diye ağlamak, bu savaş, insanların içini daha da karartacak, onları daha da umutsuzluğa sevkedecek kara habercilik yapmak, "Aman batıyoruz" diye elindeki paraya sımsıkı sarılmak değildir..

Kamuoyunu oluşturan medyanın görevi, ışığı sonuna kadar yanık tutarak, yol gösteren eleştiriler yapmaktır..

Medyanın görevi zaten tükenmek olan moralleri toptan yok etmek değil, en acı eleştirileri yaparken bile moralleri yukarda tutmaktır.

Bu ülkenin kısa vadede kıpırdaması adeta duran ekonomi çarkının ağır da olsa dönmeye başlaması ile mümkündür.. Bunun da yolu, elinde harcayacak parası olanın, bunu harcamaya başlamasıdır.. Hemen, derhal.. Bugün!..

Gömlek alacaksınız, pantolon alacaksınız.. Kitap alacaksınız.. Çiçek alacaksınız.. Sinemaya, kahveye, restorana gidecek, evin badanasını yenileyeceksiniz.. Seyahate çıkacaksınız.

Bu ülkenin ekonomiden anlayan köşe yazarları, yaptığınız şeyin harcamak değil, aslında gelecek ayki paranızı kazanmak olduğunu anlatacaklar..

Siz harcamazsanız, o harcamaz, öteki harcamazsa, resmi özel kurumlar kazanamaz olacaklar.. Onlar kazanamayınca da, sizin kazancınız tehlikeye girecek.. Hatta işiniz de.. Harcamalar durunca işten çıkarmalar başlayacak.. İşsizlik artacak, o zaman harcamalar daha da azalacak.. Daha azalınca aylıklar daha ödenemez olacak, daha çok insan işten çıkarılacak, iş yerleri kapanmaya başlayacak.. Kısır döngüyü görüyor musunuz?..

Dünyanın en gelişmiş ülkeleri hangileri.. Amerika, Japonya, Almanya mı?..

Bu ülke insanları karar alıp, bir hafta tek dolar, tek yen, tek mark harcamasınlar, üçü de bizden beter hale gelirler..

Türk halkı, medyanın ve sözüm ona muhalefet partilerinin yarattığı terör havası yüzünden kuruş harcamaya korkar olduğu aylardan beri hala dayanıyorsa, bu bizim gücümüzün sandığımızdan da fazla olduğunu gösterir..

O zaman herşey yeniden "Tek insan"a, bu satırları okuyan "Siz"e dayanıyor..

Evet, sevgili okurum.. Senden söz ediyorum.. Cebinde harcayacak parası olan sana söylüyorum, olmayanlara değil..

Bu ülkenin krizden çıkmasına yardım edebilecek, kısa zamanda yardım edebilecek ilk insan sensin.. Ağlamayı, dövünmeyi, karalar bağlamayı bırakıp, her gece eve döndüğünde "Bugün ülkem için ne harcadım" diyeceksin..

Binlerce kurum, bunlardan geçimini sağlayan milyonlarca insan ve ailenin (ki anlattım, bunların içinde sen ve senin ailen de var) daha iyi bir yarına ulaşması senin bugün harcadığın paraya bağlı..

Bugün harcadığınız para, aslında sizden gitmiyor.. Yarın size geri dönecek geliriniz o.. Bunu hiç unutmayın..

Unutmayın..

Bu gece yatmadan önce kendi kendinize "Bugün ülkem ve kendim için ne kadar harcadım" sorusunu sorun..

Yanıtınız "Hiç" ise, sakın ola başkalarından şikayetçi olmayın.. Kendine düşeni yapmayan, tüm çabayı ve fedakarlıkları hep başkasından bekleyenler, hayat boyu beklemeye mahkumdurlar.

***
Dün sabah masamda, gazete yönetiminin bir duyurusu vardı..

Temmuz maaşlarından 400, ağustos maaşlarından 300 milyon lira ödenebilmiş. Eylülün lafın yok.. Kalan en kısa zamanda ödenecekmiş..

Öğleden sonra Migros'a gittim.. En güzel buketleri seçtim, evimi çiçeklerle donattım ki, geri kalanlar en kısa zamanda ödenebilsin!..

Siz de öyle yapın.. Bugün vatanı, bugün kendini sevmek, varsa elinde, harcamaktır..

Çıkın ve harcayın dostlarım.. Çıkın ve harcayın ki, harcayacak parası olmayanların sayısı azalsın.. Çıkın ve harcayın ki, yarın gene harcayacak paranız olabilsin..

Kurtuluşun ilk adımı, parası olan herkesin hemen, derhal, bugün harcamaya başlamasından geçiyor!..,

Kurtuluşun ilk adımı "Sen" sin, Sevgili dostum!..

Sen ve asla başkası değil!..

İşte alkışa layık insanlar!..
Muzaffer Yıldırım telefon etti.. Bizim Muzo.. Menderes Utku ile, Ritz Plazanın altındaki sinemalarını hazır etmişler.. "Açmadan önce bir gel gör" dedi..

Sinemalar kan ağlarken, Türkiye derin bir ekonomik kriz içinde iken, sinema açmak.. Yeni bir iş yeri kurmak.. Yeni insanları iş sahibi yapmak..

İşte kahramanlık bu..

Plazanın girişinden başlayalım.. Akmerkez gibi değil. Otopark bedava.. Ama siz gitmek istemiyor, vale ile gönderip getirtiyorsanız, 3 milyon lira, bu servisin ücreti..

Girişteki dükkanlar henüz açılmamış.. Sadece solda, bir snackbar var.. Lounge.. Loca.. Ömer Çavuşoğlu'nun kızı Esra açmış..

Nasıl güzel bir dekor.. Nasıl sade ve güzel..

Ortada bir kocaman toplantı masası gibi bir şey..

"Bu ne" dedim..

Plaza iş yerleri ile dolu.. Buralarda çalışanlar, yemek için indiklerinde bu masada hazır altyapı ile laptoplarını hemen internete sokup, çalışmalarına yemek beklerken ve yerken devam edebilirlermiş.. Duvar dipleri divan sistemi.. Bir yanda nefis bir bar var.. "Emir Uras yaptı, dekoru" dedi, Esra.. Harikasın Emir..

Ben pizza seven biri değilim.. Burada ilk defa, beyaz peynir ve sucuklu, Türk usulü pizza gördüm listede.. Merak ettim.. Gelen pide değil, pizza idi ve enfesti.. Türk işi, herşey güzel oluyor.. Öteki arkadaşların ısmarladıklarının sunuşunu gördüm.. Ressam gibi koymuşlar tabağa..

Garsonlar, nasıl şirin, nasıl yakışıklı delikanlılar.. Kendimi Los Angeles'te sandım.. Orada ve de New York'da en güzel kızlar, en yakışıklı delikanlılar garsonluk yapar ki, birgün masalarına bir yapımcı, yönetmen, ya da artist avcısı otursun ve onları keşfetsin..

"Bir özel tatlımız var.. Çukulatalı, falan, filan kek" dediler.. Tatlı bana yasak.. "Siz getirin, dostlar yesin, ben bakarım, olmadı tadarım" dedim..

Tabağın ortasında bir pupa yelken.. Yelkenin bir yanında bir topak çukulata, öte yanında bir topak dondurma.. Çukulata sıcak, dondurma buz.. Çukulatayı kaşıkla kesiyorsunuz ve asıl sürpriz içinde..

Tattım tabii.. Harika..

"Böyle tarif eder gibi, upuzun isim olmaz.." dedim.. "Bu size özel bir şey.. Size özel bir adı olmalı.. Chocolate Lounge!.."

Giderseniz eğer, çaklıt lanj, deyin..

Sonra sinemaya yöneldik..

Kulis biraz dar, tek kusuru da o.. Solda içki almak isteyenler için, gene divanlı oturmalı bir bar.. Sağda, alkolsüz, soğuk sıcak birşeyler alacaklara ikinci bar.. Buralarda da, gene pırıl pırıl gençler görev almışlar.. Tam karşıda da, bilgisayarlı gişe.. Yerinizi seçerek almanız için düzenlenmiş..

Sonunda üç sinemadan birinin içine girdik.. Toplam 200 kapasiteli üç sinemanın en büyüğü bu..

Cep sineması gibi küçük, ama perdesi büyük.. Bu mimari çok önemli.. Televizyon sinema arası bir şey değil.. Sinema gibi sinema, yani..

En ön sıra perdeden sekiz buçuk metre uzakta.. Önemli.. En önden de filmi rahat izliyorsunuz.. Burada oturdunuz mu, ayağınızın altında bir de puf var.. Ve koltuklar, uçak koltuğu gibi yatıyor.

En son sıra yok.. Orada localar var.. Sandalye koltuk değil.. Padişah divanı gibi.. Bol kuştüyü yastıkla desteklenmiş. Bir de mini sehpalar, içkinizi yudumlamanız için.. Bir aileyi tümüyle alır.

Hiçbir seyirci, öbürünün görüşünü engellemiyor. Koltuklar geniş, koltuk araları geniş.. İç mimar Mahmut Anlar'ı kutlamazsam eğer, "Marifet iltifata tabidir" sözümüze ihanet ederim.

Sinemanın ses düzeni bir ses mühendisliği harikası.. Olayın karşısında değil, içinde yaşıyorsunuz.. Basları öyle yerlere koymuşlar ki, arabayı havaya uçuran bir patlama oldu mu, altınızdaki oturduğunuz yer titriyor.. Müthiş bir efekt.. Bunu yapan mühendis Atilla Mazlumca ile tanıştım. Yetmez, bulup uzun uzun konuşacağım ve size de tanıtacağım..

Filme de bayıldım.. Kod Adı Kılıçbalığı..

John Travolta gene harika.. Film nefes kesen bir aksiyon.. Tek saniyesi boş değil.. Başlangıç sahneleri olağanüstü.. Final sürprizlerle dolu..

Yukardaki yazımı okudunuzsa eğer, mesajı aldınız..

Paranız varsa eğer, ailenize ve ülkenize bir hoşluk yapın.. Gidin, Lounge'da birşeyler yiyin..

Sonra da Kod Adı Kılıçbalığı'nı izleyin..

Evinize, keyifli, mutlu ve bu ülke için birşeyler yapmış olmanın huzuru ile döneceksiniz..

TEBESSÜM
Fıkra Cem İşmen'den

Belediye otobüsü ağzına kadar dolu, yaşlı adamcağız ayakta..

Elindeki bastonu otobüsün her kalkışında ve duruşunda kayıyor ve adamcağız düşmemek için olanca gücünü harcıyor. Bu sırada, oturmakta olan gençlerden biri küstahça akıl veriyor:

"Baba, baba! Bastonunun ucuna lastik taksan kaymaz!"

"Ah oğlum!" demiş yaşlı adam, "Senin baban o lastiği zamanında taksaydı, ben şimdi bu otobüste oturacak yer bulurdum!"

SEVDİĞİM LAFLAR
Deniz ve nehirlerin, yüzlerce dağ selvilerinden faydalanmaları, daima kendilerinin onlardan daha aşağı seviyelerde bulunmaları yüzündendir.

Lao Tse

BİZİM DUVAR
Her tarafta Tayyip'in kasetleri dolaşıyor. Adamın yenilikçi olmadığı nereden belli? Öyle olsa VCD leri dolaşırdı.

Hakan&Utku

www.superbahis.com


www.sigortam.net

Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır