İki gün önce Star Gazetesi'nde küçük bir haber vardı: "Bundan böyle Enerji Bakanlığı'na atanacak bürokratlar için Genelkurmay Başkanlığı'nın onayı gerekecek..."
Dün Bilal Çetin'in Sabah'ın manşetinden verilen haberi ise, "Genelkurmay Başkanlığı'nın Başbakan'a bir rapor sunarak Anayasa değişiklikleri paketinde temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması, parti kapatmaları çerçevesinde 5 noktaya itiraz ettiğini..." söylüyordu.
Gazete, haberi askerin demokratikleşme ve özgürlüklerin genişletilmesine karşı olmadığı şeklinde yorumlamış, itirazları ise demokratik laik cumhuriyetin korunmaszı için doğal bir öneri gibi değerlendirmiş...
Türk siyaset ve düşünce hayatında "alışkanlık olduğu üzere" meseleye böyle bakılabilir; askerin neden itiraz ettiği, itiraz hakkı olup olmadığı çok önemsenmeyip nelere itiraz ettiği dikkate alınabilir, "usul"den çok "esas" üzerinde durulabilir...
Tabii aynı şey Enerji Bakanlığı'na atanacak bürokratların asker vizesine tabi tutulacağı haberiyle ilgili de yapılabilir, enerji sektöründe yaşanan siyasi yolsuzluklara işaret edilerek, bu denli milli bir sektörü siyasetçinin mutlak iradesine bırakmamanın yanlış olmadığı söylenebilir.
Türkiye mevcut yapısının içinde salınıp gitmek istiyorsa, bu yapıdan çeşitli nedenlerle hâlâ medet umuluyorsa, bunun da böyle yapılması doğaldır.
Yıllardır bitmeyen askeri vesayet gerçeğinin sivil nedenlerini de belki bu zihniyette aramak gerekir. Bu olup biten; Mesut Yılmaz'ın milli güvenlik tartışmasından sonra çekingen hale gelmiş "askeri otoriteyi siyasete müdahalede meşruiyetin zirvesine getirme"nin güzel bir örneği değil midir?
Devlet yapısını ve işleyişini sivilleştiremeyen, "itaat ve hiyerarşi" yerine "özgürlük ve eşitlik" kurallarını koymayı bilmeyen bir ülkenin, siyasetini zihniyet olarak sivilleştirmesi de, yani demokratikleştirmesi de mümkün değildir.
Şimdi soralım:
Askerin görevi ülkeyi içte ve dışta savunmak mıdır yoksa savunma kuralları ya da kurallar koymak mı? Eğer öyleyse, fikir, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü savunma anlayışının parçası kılınmaz mı? Nitekim ordu, temel haklar ve hürriyetlerin, parti örgütlenmelerinin sınırlı tutulmasını, demokratikleşmede adımların kontrollu olmasını, savunma gerekçesiyle ve tehdit değerlendirmesi çerçevesinde istemiyor mu?
Hiçbir gerekçe, böyle bir durumu demokratik bir düzende normalleştirmez...
Önemli olan sadece "askerin ne söylediği" değildir, aynı zamanda "kendi alanının dışına çıkması"dır ve bunu kendisini başbakanlıkla eşitleyen bir yöntemle yapmasıdır.
Demokrasilerin temel ilkesi "silah tekelini elinde tutan güçlerin sivil otoriteye bağlı olması ve siyaset dışında kalması" ise, bu siyaset dışılık sadece siyasi parti ilişkilerini değil tüm siyasi karar mekanizmalarını ifade ediyorsa, "Silahlı Kuvvetler'in bu yolla ülkenin tepeden tırnağa demokratikleşmesini istemesi bile demokrasinin uzağına düşer".
1924 Erkânı Harbiye-i Umumiye Riyaseti Kanunu'nun hükümlerini andıran bir şekilde, Genelkurmay Başkanlığı hiç bir sivil kuruluşa bağlı olmadan, bakanlıklar üstü bir konumla bu birimlerle doğrudan yazışma yetkisine sahipse, bu yetkinin adı fiilen askeri denetim ve veto anlamını taşır...
Bunun içindir ki, demokratikleşmenin önkoşulu sivilleşmedir. Sivilleşme gerçekleşmeden her tür ilerleme, üstelik Batı hattında ilerleme, sadece bir hayal olur.