Sunay daha on dört yaşındaydı. Gazeteye verdiğimiz çocuk bakıcısı ilanı üzerine gelmişti. Elinde bir naylon torba, içinde birkaç parça iç çamaşırıyla... Evden daha o sabah kaçmış, hemen bir gazete alıp ilanlarına bakmıştı. O gün akşama kadar başını sokacak bir ev bulamazsa, o gece sokakta kalacaktı.
Evine dönmemeye öylesine kararlıydı ki, onu işe almamak, sokağa teslim etmek demekti.
Babası yoğurtçuydu. Sunay her sabah beşte kalkıp evlerinin alt katındaki izbe yoğurthanede bulaşıkları yıkıyor, etrafı temizliyor, öğleden sonra eve çıkıp ev işlerini yapıyordu. Tek eğlencesi, yaz akşamları kız arkadaşlarıyla kapı önünde oturup ayçekirdeği çıtlatmaktı! Ama lanet babası bu kadarcık bir özgürlüğü çok görüyordu ona. Bir süre sonra, dayağı göze alıp kaçamaklar yapmaya başlamıştı. Fırsat buldukça birkaç saatliğine Gülhane Parkı'na gezmeye gidiyor, her seferinde de dönüşte bir güzel dayak yiyordu.
Sonunda canına tak etmiş ve o sabah evi terketmişti. Bir hafta boyunca Sunay'ı ailesine haber vermek için ikna etmeye çalıştık. Yaşı gereği izinsiz çalıştıramayacağımızı anlattık. Sonunda çaresiz boyun eğdi ve evinin adresini verdi.
Sultanahmet'in alt taraflarında uzanan yoksul mahallelerin dar sokaklarından birinde sora sora bulduk yoğurtçunun evini. Her tarafına ekşimiş yoğurt kokusu sinmiş karanlık bir oda... Uzanıp yattığı yerde sigara üstüne sigara içen sinirli bir adam... Başı çatmalı bir kadın ve bir köşeye sinmiş küçük çocuklar...
Yol boyunca, kızlarının sağ ve salim olduğunu öğrendiklerinde evde yaşanacak sevinci hayal etmiştim hep. Bir haftalık kâbusun gerdiği sinirleri bir anda boşanacak, sevinçle boynumuza sarılacaklar, mutluluk gözyaşları dökeceklerdi!
Ne gaflet... Anne, sahte bir ağıt tutturup beddualar okumaya, baba küfürler savurmaya başladı. Garip olan şu ki, kızlarıyla ilgili hiçbir şey sormuyor, sürekli olarak kendi çektiklerini anlatıyorlardı.
Babayı, kızlarının bizim evde çalışmasına ikna etmek için iki saat dil döktük, ama beceremedik. Sonunda çaresiz, onları da alıp devir teslim için bizim evin yolunu tuttuk.
Sunay kapıyı açıp da babasını karşısında gördüğü anda anladı: İkna edememiştik; babası onu geri alacaktı. Can havliyle odalardan birine attı kendini ve kapıyı üstüne kitledi. Beşinci kattaki odanın penceresini açıp bağırmaya başladı: "Eve gitmem, kendimi aşağı atarım." Bir yandan da ağlayarak yalvarıyordu: "Ablacığım ne olur beni bırakma!"
İşte o anda, beni hayatımda en çok şaşırtan olaylardan birine tanık oldum. Ben çaresizlik içinde çırpınırken, Sunay'ın annesi meraklı gözlerle evi inceliyordu. İnanmayacaksınız ama, Sunay'ın feryatlarının alt katlara ulaştığı bir anda, o bana döndü ve "ev sizin mi, yoksa kira mı?" diye sordu. Dondum kaldım ve sadece "Şimdi hemen gidin buradan, biz ikna edip getiririz" diyebildim.
Ertesi günü onu kurbanlık koyun gibi önümüze katıp evine götürdük. Kapının önüne geldiğimizde yüzümüze baktı, mahzun mahzun gülümsedi, "Yine kaçacağım" dedi.