Anayasa değişiklikleri, Türkiye'nin AB'yle ilişkilerin değerlendirilmesine çeyrek kala; izleyeceği güzergâh, "demokratikleşme-otoriterleşme yol ayrımı"nda seçeceği yön açısından hayati önem taşıyor.
Ne var ki; iktidar partileri arasında yaşanan bitmek tükenmez kavgalarla, konsensüsten tümüyle uzak ve düz pazarlıklar üzerine oturan koalisyon yapısıyla, devletçi-milliyetçi reflekslerin hükümranlığıyla, yasamanın yürütme karşısındaki acziyle, hepsinden önemlisi, siyasi iktidarın milli güvenlik kurumlarına ve askeri otoriteye tümüyle teslim olmuşluğuyla, siyasi mekanizmanın içinde bulunduğu durum, bu konuda pek ümit vermiyor.
Bu koşullarda "anayasa değişiklikleri paketi"nden bir ucubenin çıkması, yani "dağın fare doğurması" pekâlâ mümkün...
Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'un adli yılı açış konuşması özellikle bu açıdan önemlidir.
1980 askeri müdahalesinin ürünü olan, sadece "kurucu iktidar" değil, aynı zamanda "kural koyucu iktidar" işlevini üstlenen, yani önceden çıkardığı 11 ciltlik mevzuatın anayasaya kaynak yapılmasını talep eden cuntanın hâlâ bizi yöneten anayasasını şöyle tanımlıyordu Selçuk:
"Anayasa hukukunun ruhuna aykırı ve polis tüzüğünü andıran bir metin..."
Ardından ekliyordu:
"Birey özgürlükleri ve haklarından yola çıkan, devleti bu özgürlükleri ve hakları koruma taahhüdüne sokan, hukukun üstünlüğü üzerine kurulan çoğulcu, özgürlükçü, katılımcı çağcıl demokrasiyi bütün boyutlarıyla gerçekleştiren yeni bir anayasa yapılmadıkça birey de, devlet de, demokrasi de esenliğe kavuşamayacaktır..."
Bu sözlerini şu ilkeleri yineleyerek pekiştiriyordu:
Düşüncenin ve anlatım özgürlüğünün çerçevesini devlet değil, demokratik düzen belirler. Türkiye, "ultra-ideolojik nedenler"le kapatılan siyasi partiler mezarlığı olmaktan çıkarılmalıdır. Nasıl ölüm cezası Anayasa'da yer almasına karşılık yaşama hakkının özüne dokunuyorsa, parti kapatmalar da Anayasa'da yer aldıkları halde anlatım ve örgütlenme özgürlüklerinin özünü yok eden bir durum durumdur. Ve demokrasilerde "düşünce suçu" olmaz..."
Ne gariptir, bu ülkede, doğalı, evrenseli, hakkı, hukuku ifade etmek "radikal bir tutum" olarak tanımlanıyor...
Selçuk'u da bu tür konuşmalarından dolayı "radikal" ilan edenler var...
Öylesine ki, iki yıl önce yaptığı bir konuşmada Voltaire'e, Montesquieu'ye, Foucault'ya referans verince, Selçuk'u karalamak için ülkenin en büyük gazetelerinden birisi dünyaya mal olmuş bu düşünürleri manşetten alkolik, tanrıtanımaz ve ahlâksız ilan etmişti.
Otoriter zihniyetin "aklın karşısına küfrü çıkarması" şaşırtıcı değildir.
"İlkenin karşısına çıkarı koyması" da keza...
Nitekim Anayasa Mahkemesi Başkanı Bumin, dün Yargıtay'daki açılış sonrası Sami Selçuk'un meselelere teorik açıdan yaklaştığını belirterek, "Türkiye gerçeklerini görmediği kanaatindeyim" demiş...
Otoriter zihniyetle demokrat zihniyet arasındaki "kırılma noktaları"na işaret etmiş aslında Bumin. Gerçekten de demokrasi çıkar ile ilkenin, siyaset ile hukukun ayrışması üzerine oturur, otoriter yapı ise bunların bütünleşmesi üzerine...
Şimdi soralım; hem Bumin'e hem her isteyene:
Demokrasinin ve özgürlükler rejiminin "sorun çözücü"; devletçi ve otoriter uygulamaların "sorun üretici" özelliklerini görmek için daha kaç badire atlatmamamız gerekecek?
Avrupa ülkelerini zenginleştirip bütünleştiren demokrasi anlayışının bizi fakirleştirip böleceğini iddia etmenin bir "hezeyan" olduğunu farketmek, Batı'nın kendisi için uyguladığını bize tahribat amacıyla önerdiğini sanmanın bir "paranoya" olduğu anlamak çok mu zor?