  
Dedelerinin yazdığını okuyabilen toplum olmak
Çöküşü yüzyıllar sürmüş olan Osmanlı İmparatorluğu'nun, 20. yüzyıl başında, monarşilerin ortadan kaybolduğu dönemde sona ermesi kaçınılmazdı.
İttihatçılar'ın beceriksiz yönetimi, son perdenin oynanışını belki biraz hızlandırdı ama onlar olmasalardı bile dünya koşulları, nasıl olsa bu devleti ortadan kaldıracaktı.
Çünkü yüzyıllar boyunca hem içerden çürümüş, hem de İngiltere başta olmak üzere çeşitli ülkeler tarafından altı oyulmuştu.
Milliyetçilikler çağında artık o kadar büyük bir coğrafi alanı ve onca değişik dini, kültürü, dili bir arada tutmak imkânı kalmamıştı.
Osmanlı'nın küllerinden doğan yeni devlet ise dönemin şartlarına uygun olarak bir ulus-devlet biçiminde şekilleniyordu.
Çünkü, Fransız Devrimi'nden sonra gelişen ulus bilinci ve "zamanın ruhu" bunu gerektiriyordu.
Ve Cumhuriyet yönetimi, yepyeni, pırıl pırıl, Osmanlı'nın çöküş yüzyılları mirasından arınmış, laik ve Batılı bir ülke olma projesini uygulamaya koydu.
Bu iş her şeyden önce bir kültür devrimi gerektiriyordu.
Zaten Atatürk reformlarının çoğu bir "kültür ihtilali" niteliğindedir. Ömrü cephelerde geçmiş bu yetenekli generalin, özel sohbetlerinde, bir kültür adamı gibi geceler boyu dilden, şiirden kısacası kültürden söz etmesini ancak böyle açıklayabiliriz.
Türkiye bir rejim değil, uygarlık değişimi yaşıyordu.
***
Tam o sırada genç Cumhuriyet'in eline bir altın fırsat geçmişti: Yüzyıllara dayanan İslam ve Doğu kültür birikiminin, Batı uygarlığıyla diyaloga ve karşılıklı etkileşime açılmasıyla dünyanın en ilginç kültür bileşimlerinden birisi ortaya çıkabilirdi.
Ama ne yazık ki bu yol tercih edilmedi.
Osmanlı devletine son verme anlamına gelen siyasi çaba, kültür alanına da yaygınlaştırıldı ve bu siyasal karar sonucu ülkenin kanı değiştirilir gibi kültürü değiştirildi.
Artık ne yazısı vardı, ne müziği, ne geleneği, ne de geçmişi.
Bunun yerine yeni değerler sistemi oturtulmaya çalışıldı.
Halka Latin alfabesi öğretildi, Alman besteci Paul Hindemith davet edilerek polifonik müzik eğitimi başlatıldı.
Dolayısıyla ülkenin aydın kesimi, yüzyıllardır ait olduğu Doğu'dan koptu ama Batı kültürüne de eklemlenemediği için arada kaldı.
Kültüre, siyaset penceresinden bakmanın getirdiği bir eksiklikti bu.
***
Bugün Türkiye ne Batıdır, ne Doğu. Ne Akdeniz'dir, ne Kafkasya!
Ne Yunan-Latin kültürünü derinlemesine bilir, ne de İslam kültürünü!
Okur yazarlarımız; Arapça, Farsça, Latince, Yunanca gibi kök uygarlık dillerinden yoksun olduğu için İbnü'l-Arabi'den, İbni- Rüşd'den, El Gazali'den uzak olduğu kadar, Platon'dan, Sokrates'ten de uzaktır.
Referansların bulunmadığı bir ortamda, kelimesi olmayan kavramları yok sayarak yaşayıp gitme çoraklığıdır bu.
Köksüzlüğün sonucu, dallardaki çürümeden anlaşılıyor zaten.
***
Birkaç gündür yazmakta olduğum kültür konularının, belli siyasi amaçlar doğrultusunda kullanılabileceğinin farkındayım.
Bu, her zaman olmuştur.
Ama imama kızıp da oruç bozulmaz!
Bugün laik Türkiye Cumhuriyeti'nden yana olanlar da, kendilerine layık görülen sığlıktan kurtulmak için kültür köklerine sahip çıkmalı.
Dedelerinin yazılarını okuyabilmeyi savunmalı ve geçmiş kültürünü anlamaya çalışmalı.
Yoksa bu toprakların kültür birikimi; şiiri, felsefesi, geleneği ve ahlâkı ile dar bir siyasi alanın içine hapsedilir ve güncel siyaset için kullanılmasının önüne geçilemez.
Kültür, siyasetle sınırlandırılamayacak kadar köklü ve geniş bir konudur.
|