1960'lı yıllar...Yusuf Ziya Ortaç'la Büyükada'daki Yatkulüp'de oturuyoruz.
Yusuf Ziya, artık nesli tükenmiş olan eski bir İstanbul kremasının ozanı, yazarı, edebiyatçısı ve nüktedanı idi. Bir İstanbul edebiyatçısının, -tıpkı eski Osmanlı ozanları gibi- Ankara'daki Cumhuriyet padişahlarıyla iyi ilişkiler kurduğu ölçüde, rahat ve keyifli bir hayat yaşayabileceğini bilenlerdendi.
Sistemden çok, kişilerle ilgili siyasal eleştirilerini, İstanbul kremasının da, Ankara padişahlarının da hoşuna gidecek kıvamdaki kahkahalı bir nükte bisküvitiyle süsleyerek vitrinlerdi.
Ben ise Türkiye'nin, siyasetçilerle piyasadaki paçozları tarafından talan edildiği inanç ve iddiasındaydım.
Yusuf Ziya ile Yatkulüp'de otururken de, aynı iddiayı inat, ısrar ve hatta öfkeyle tekrarlayıp duruyordum:
- Yusuf Ziya Bey, çalıyorlar, diyordum.
Yusuf Ziya da sakin bir sesle:
- Çalmıyorlar, diyordu.
Ben yükselen bir sesle bastırıyordum:
- Bal gibi çalıyorlar..
O aynı sakin sesle:
- Çalmıyorlar, diyordu..
- Siz istediğiniz kadar çalmıyorlar deyin; çalıyorlar işte..
Yusuf Ziya, gençlik coşkumu küçümsemeden algılayan bir gülümsemeyle:
- Çetin Altan çalmıyorlar, alıyorlar, demişti.
Sonra da şu fıkrayı anlatmıştı: Dağ eşkiyası tenha bir yamaçta bir yolcu otobüsünü durdurmuş. Yolcuların nesi var, nesi yok, hepsini torbalara doldururlarken; yolun kıyısında duran bir haydutun gözüne, pencere dibindeki bir yolcunun kol saati ilişmiş ve bağırmaya başlamış yolcuya:
- Hey saatini at bana...
Yolcu saatini çıkarmış ve yolun karşı kıyısındaki soyguncuya:
- Çok değerli bir saattir; yere düşüp kırılırsa, yazık olur; gel elinle al, demiş.
Haydut:
- Sen at hele, diyormuş. Sana ne kırılırsa; saat benim değil mi?
Hazine arazileri de Ankara siyasetçilerinin tasarrufundaydı, Devlet Bankaları da... Çalmaya ihtiyaçları yoktu; ne zaman isterlerse, istedikleri kadarını zaten alıyorlardı.
Yusuf Ziya, Aziz Nesin'in, Akbaba'da "Ateş-Sin" imzasıyla yayınladığı mizah öykülerine telif hakkı olarak 5 lira verirdi. Beğenip yayınladığı genç karikatüristlerin de, bir süre sonra karikatürlerine aynı küçük ödemeleri yapardı ve şöyle derdi:
- Akbaba'nın eti yenmez, biliyorsunuz...
Rahmetli Nehar Tüblek çok güzel taklit ederdi Yusuf Ziya'nın o incemsi sesini ve konuşma üslubunu...
Ağzında akide şekeri eritir gibi Türkçe'nin tadını çıkara çıkara ve bir iğne oyası özeniyle konuşan, bir üslup virtüozuydu Yusuf Ziya..
Adnan Menderes idam edildiğinde, Milliyet'den çıkıp Akbaba'ya Yusuf Ziya'ya gitmiştim.
- Menderes sehbada değil, yüreğimde sallandı, diyordu.
Üç beş yıl önce Menderes'e kızdığı bir gün ise şöyle demişti:
- İsmet Paşa'nın arkasında İnönü var, Lozan var. Menderes'in arkasında ne var? Sadece terzi İzzet'in ceketi...
Ne edebiyattan, ne yazıdan, ne yazardan, ne "telif hakkı"nın ne olduğundan; hiç mi hiç bir şey anlamayan ilkel bir angutluk çölünde, hödüklük mekkareleriyle de karşılaştıkça, İstanbul'un eski kalemlerini öyle özlüyorum ki...
Yusuf Ziya'yı da özlüyorum, Refik Halit'i de özlüyorum, Vala Nurettin'i de özlüyorum, Nadir Nadi'yi de özlüyorum, Celal Sılay'ı da özlüyorum, Haldun Taner'i de özlüyorum... Çok özlüyorum çok...
Ve TV'lerde döküntü bir Üçüncü Dünya görüntüleriyle karşılaştıkça da, eski İstanbul Dükalığı'nın yapay da olsa, angutolojik olmayan burjuvazisine, Mithat Cemal'in ağzından bir selam gönderiyorum:
Siz şimdi inanmazsınız amma vaktiyle
bu serabın,
Sahilleri var, ayları yıldızları vardı.
Ben böyle değildim, bu deniz böyle değildi;
Bambaşka bir alemdi, kımıldardı akardı...
Her ne kadar talan aynı talan da olsa; ve sömürüye karşı çıkan yazarların tepesinde zebani topuzları patlasa da...