  
Yolculuk, Meriç ve kitaplar
Çoğu kişi yolculuğa çıkmadan önce yanına kitap alır. Gittiği yerde okuyacağı kitapların listesini yapar. Bir yerde durulacak, gezip görmekten, yiyip içmekten yorulunacak ve sıra kitap okumaya gelecektir...
Doyumla tedirginlik arasında bir yerde yorgunluk bastırdığında şöyle ayaklar uzatılacak ve nicedir okunmayı bekleyen kitap ele alınacaktır.
Ben yolculuk öncesi okuma telaşına kapılırım. Gariptir...
Yolculuğa saatler kala önümdeki bütün kitapları karıştırmaya başlarım.
Bir söğüt ağacının yanıbaşında, yeni kesilmiş kavun kokuları sarmışken etrafı, bir köşede kitaplara dalmayı severim.
Tenha bir deniz kıyısında kitabımı bedenimden akan sularla ıslata ıslata okumanın keyfini de özellikle kış aylarında öyle özlerim ki, anlatması zor...
Ama asıl gecenin bir vakti, yola çıkmadan hemen önce bastırır sarımtrak sayfaların üzerindeki harflerin çağrısı... Karşı koyamam!
Şimdi de öyleyim...
Saat yol vaktine doğru hızla ilerliyor. Akşamın karanlığı bastıralı çok olmadı ve ben "Düşüncenin Gökkuşağı: Cemil Meriç" kitabını elimden bırakamıyorum. (Ufuk Kitapları)
Bu kitapta "Cemil Meriç'in zengin bir tayf oluşturan ışıklı dünyasına" götürüyor okuru Mustafa Armağan. (Dikkatli okurlarım hatırlarlar, yine Meriç üzerine bir yazımda Armağan'ın ilginç değerlendirmelerinden söz etmiştim.) Bu kitapta Meriç'in çeşitli kitaplarından parçalar var. Özel ve özenli bir seçki...
Düşünürün asıl yapıtlarına bir davet niteliğinde...
***
Kitap deyince...
Üstad ne demiş ona bir bakalım:
"Her kitap tılsımlı bir saray. Kapıları ilk gelene açılmaz (...) Kitaplar kadınlara, kadınlar şehirlere benzer. Paris, Londra veya Madrid... İnsan şehriyle biner trene; şehri, yani zaafları, alışkanlıkları, zilletleriyle. Her kitapta kendimizi okuruz. Kendimizle yatarız her kadında. Kitaplar, kadınlar, şehirler, metruk kervansaraylar gibi boş. Onları dolduran senin kafan, senin gönlün."
***
Ne müthiş bir kalemi vardır Meriç'in...
Okuduğunuzda katılır ya da katılmazsınız; siz de düşünmeye doğru itilir ya da geri durursunuz. Bunlar ayrı! Ama coşkularını dile getirme tarzı karşısında kayıtsız kalamazsınız...
İbni Haldun genellikle asık suratlı ve tutuk bir dille; kasvetli bir kütüphanenin içinden anlatılmıştır...
Cemil Meriç ise dışardadır; heyecanlıdır.
Şöyle...
"Karanlık çöküyor Mağrib'e... İbni Selâme kalesinde bir adam... Kulaklarında nal sesleri ve çığlıklar, dudaklarında bozgunların buruk tadı(...) Çağının her büyük faciasında ya oyuncu olmuş, ya seyirci...
Adamın bakışları, sisleri deliyor. Kaderin yerine kanunu oturtuyor adam, kanunu yani muayyeniyeti. Anlıyor ki, cücelerin muzaffer olduğu bu küçük savaşlarda devlere yer yok. Kılıcı ile fethedemediği ülkeleri kalemiyle fethediyor, ülkeleri ve Ebediyeti."
Tanıdınız mı? Bu adam, Cemil Meriç'in anlattığı adam, 14. Yüzyıl'da yaşamış büyük düşünür, Mukaddime'nin yazarı İbni Haldun...
***
Eyvah! Vakit kalmadı. Direksiyon başına geçip Ege'nin zeytin kokulu yollarına düşmem gerek artık.
Üstelik masanın yanıbaşında da Liz Behmoaras'ın yeni kitabı "Mazhar Osman: Kapalı Kutudaki Fırtına" ve Mahfi Eğilmez'in "Anitta'nın Laneti", okunmayı bekliyorlar.
Onlar dönüşe kaldı.
ALTYAZI
Louise: Onu seviyor musun?
Max: Ne hissettiğimi bilmiyorum. Fakat aklımın ona takılı kaldığını iyi biliyorum!
(Sidney Lumet'in sağlam filmlerinden 1976 yapımı Network'te bir diyalog)
|