kapat
31.08.2001
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Editör
Günün İçinden
Politika
Ekonomi

banner
Dünyadan
Spor

www.limasollu.com
Magazin
Astroloji

Para Durumu
Hava Durumu

Bizim City
Sizinkiler

GREENCARD
Sarı Sayfalar
İstanbul

Cumartesi Eki
Pazar Eki

Künye
E-Posta
Reklam
Arşiv

A T V

Win-Türkçe
ASCII

 
RUHAT MENGİ(rmengi@sabah.com.tr )

TV'ler polisten önde..

Üzeyir Garih gibi değerli bir Türk vatandaşının, ayrıca gayet iyi tanıdığım ve her zaman takdir ettiğim bir dostun kaybı beni öylesine derinden üzdü ki bugüne kadar onunla ilgili bir şey yazmaya elim varmadı. Birkaç hafta önce bir düğünde karşılaşıp uzun uzun sohbet ettiğim Üzeyir Bey'in şirketine gidip çalıştığı, yaşadığı yerleri görmekten bile kaçındım. Türkiye'nin değerli insanlarını bir bir ihmalden, hatadan ötürü kaybetmek bana artık katlanması çok güç bir acı gibi geliyor. Giderek daha çok zorlanıyorum.

Neden ders almıyoruz, neden kısa aralıklarla milletçe üzüntülere gark oluyoruz bunu anlamak da mümkün değil.

Af konusuna takılıp kalmayacağım. Katili, hırsızı, uğursuzu, üstelik işsizler ordusu halinde sokaklara salıvermek tam bir beyinsizlik eseriydi. Bunun tartışılacak, konuşulacak yanı yok. Haftalarca köşelerimizden, bıktırana kadar yazdık. Adalet Bakanı'nın toplantılarında kendisine "Yapmayın, buna izin vermeyin" diye tekrarlayıp durduk. Onlar da yanlış olduğunu gayet iyi biliyorlardı, ama tutturdular bir "Kader kurbanı", "Beklenti yaratıldı" mazereti, salıverdiler 60 bin suçluyu sokaklara.. Mağdurları düşüneceklerine, kollayacaklarına suçluları kolladılar.

Kimin, ne hakkı var affetmeye? Yasalar önünde en ağır suçlu sayılan katilleri bile hangi hakla, kim affedebilir? Bu aflara sebep olanlar her fırsatta toplum tarafından lanetlenmeye devam edecekler.

Düşünebiliyor musunuz "Cezaevlerinde yer yok" bile dediler. Böyle bir söz dünyanın neresinde söylenir, böyle bir skandal başka nerede görülebilir veya görülmüştür?

Zavallı bir yönetim ve buna müstahak olduğumuz için zavallı bizler..

Doğru, dürüst bir yönetime sahip olmamız için şart olan "seçim" ve "partiler" yasalarını bile değiştirtmeyi başaramadık. Birkaç siyasetçinin çiftliği haline getirilmiş bir ülkede "vatandaş" olduğumuzu sanıyoruz. Adamlar halâ bu lâfları duydukları zaman tüyleri diken diken oluyor, duymamış gibi davranıyorlar. Ve biz, sivil toplum gücü oluşturamamış zavallı bir topluluk, yaşayıp -ya da daha doğrusu yuvarlanıp- gidiyoruz.

Sokaklar, parklar, mezarlıklar serseri yuvası halinde.. Kontrol yok. Güvenlik güçleri hep arkadan geliyor. Bir kez de olayı önlediklerini görüp sevinemiyoruz.

Bütün sorunların iyi eğitimle çözüleceğine inanan Üzeyir Garih ne yazık ki Türkiye'de insanların doğru eğitildiği, herkesin üzerine düşeni hakkıyla yaptığı bir düzeni göremeden gitti.

Onun vahşice öldürülmesiyle ilgili olayın çözümünde bile hata üstüne hata yapılıyor.

İzleyen çocukların dahi şaşırdığı hatalar.

Katili, yerini belirlediği halde, gidip yakalayacağına haber gönderip çağırtarak kaçırtan polis iz sürerken de kargaları bile güldürüyor. Herşey ortada.. Her plan, her taktik..

Film izleyin bari!
Cep telefonunun sinyalleriyle iz sürdükleri, ilk gün açıklandı. Yani adam kafayı çalıştırıp telefonu atsa izini bulmaları imkânsız olacak..

TV'lerden her dakika yayın: "Telefon son olarak Ümraniye'den sinyal verdi".. "Şimdi Göztepe'de".. "Son olarak sinyal Beşiktaş'tan geldi, polis arıyor." Hani Yermez'midir nedir, TV'leri dinlese ne yapacağına karar verir. Polisin ne yaptığı saniye saniye anlatılıyor. Sanırsınız ki emniyet TV kanallarına şube açmış.

Garih'in arabasını bıraktığı otoparkın bekçisi önce TV kanalında konuşuyor. Polisin soracağı tüm soruları spiker soruyor. Programdan sonra polis gelerek tutukluyor.

Neredeyse, TV'ciler soruştursa daha çabuk yakalanırdı diye düşünüyor insan.. (Takipte "gizlilik" önemlidir. Polisin kendi içinde bile sadece takipten sorumlu olanların bildiği, diğerlerinin öğrenemediği bazı bilgiler vardır, hiç polisiye film de mi izlemediniz?)

Bir mesele daha var; Olayın tanıkları veya çözüme katkıda bulunacak kimselerin adının ve kimliğinin gizli tutulması gerekmez mi? Bu insanları tüm detaylarıyla deşifre ederseniz onlar için tehlike yaratılmış olmaz mı? Örneğin park bekçisinin hayatı bu nedenle tehlikeye girerse yazık değil mi?

Biraz önce dediğim gibi arkadaşlar, ben artık bu kör cahil hatalarından bıktım usandım. Hiçbir şey anlayamıyorum. Siz anlayabiliyorsanız ne mutlu size!

Dokunulmazlığı kaldırılmalı!
Bayındırlık Bakanlığı'ndaki kuyruklu yolsuzluk açıklandıktan hemen sonra, geçen hafta Perşembe günü (23 Ağustos) yazdığım ve Efes Tiyatrosu tartışmaları nedeniyle yayımlayamadığım yazımın başlığı "Bakanlar da hesap vermeli.." idi. Bu yazıda üç konuya değinmişim;

1- Bayındırlık Bakanlığı'ndaki soygun.

2- Ortada zemin etüdü ve proje bile olmadığı halde milletin kesesinden "1 milyar dolar harcanmış olan "Ankara-İstanbul Hızlı Tren" komedisi..

3- Gökova Körfezi'nde 100 yılda yetişen Halep Çamı ormanının yanması. (En yakın söndürme ekibi 40 km. mesafede..)

Bu üç olayda da ilgili bakan ve sorumluların dokunulmazlıklarının kaldırılarak, hesap sorulması gerektiğini belirtmişim.

Adaletin var olduğu söylenen, "demokratik" dolayısıyla tüm vatandaşlarının yasalar önünde eşit olduğu kabul edilen bir ülkede suçlu olan herkes, konum gözetilmeden yargılanmalıdır. Öyle dokunulmazlık zırhı arkasına saklanmak, "bakandır" diye korumak filân kabul edilemez.

Bayındırlık Bakanlığı'nda deprem sonrası verilen ihalelerde yolsuzluk yapıldığını, deprem konutu ihalelerinin sessiz sedasız tanıdık firmalara, hattâ depremde yıkılan sitelerin müteahhitlerine verildiğini, depremden bu yana defalarca yazdım.. Beyler ise trilyonlarca liralık kayıptan sonra yakalandılar.

İhaleler şaibeli şekilde alınıp, yüzde 5-10 komisyonla başka şirketlere pazarlanmış.

Bakan Koray Aydın Bey, hiç olmaması gerekirken üç ayrı inşaat malzemesi şirketine ortak. Biri bakan olduktan sonra kurulmuş. (Diğerlerine de bakan olduktan sonra mı ortak oldu acaba? Yoksa onlar zaten aile şirketiydi de bakanlık tam zamanında mı yetişti?)

Babasıyla sahibi olduğu şirketin kârının kaç trilyon olduğunu, müteahhitlerin malzemeyi onlardan alma zorunluluğunu, Çankaya'da 50 dairelik binaların yıllarca bekledikten sonra, nasıl bakan olununca bitiverdiğini müteahhitler ve esnaf açıklamış.

Bakan Bey ise müdüründen, şefine kilit noktalardaki neredeyse bütün görevlilerin, bürokratların adının karıştığı ve tutuklandığı, en az 50 trilyonluk soygun için;

"Ben rahatım, bu küçük çapta bir operasyondur" demişti geçen hafta..

Haklı, hazinesi son kuruşuna kadar bakanlıklarıyla, belediyeleriyle her türlü şekilde soyulan bir ülkede 50 trilyonluk operasyon "küçük çapta" sayılıyor artık.

Bayındırlık Bakanlığı'yla ilgili tüm ihaleler, Çankaya'daki dairelerin nasıl hemen bitiverdiği, şirketlerin kazançları tek tek incelenmeli.. Beyefendi "Ortak olduğum şirketler devlet ihalesi almadı" diyor. Bunlar milleti iyice aptal yerine koyuyorlar; ihaleye ne gerek Bakan Bey, bu satış, bu kâr varken ihaleye ne gerek?

Özel sektörde suçlanan insanlar nasıl yargı karşısında hesap veriyorsa, devlet görevlileri, bakanlar da vermeli.. Şaibeli görülen her bakan derhal istifa etmeli.

Halk bunu istiyor!

www.superbahis.com


Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır