Teşvikiye Caddesi üzerindeki.. derken bir parantez açmam gerek.. Caddemizin adı aniden değişmiş. Dr. Üzeyir Garih Caddesi olmuş.. Bence Mustafa Sarıgül acele etti. Dr. Üzeyir Garih'in anısına birşeyler yapmak iyi fikir.. Yapılan iş yanlış..
İstanbul babamızın malı değil. Tarihin bize mirası.. İstanbul'un bazı yerlerini "SİT" diye nasıl koruyorsak, ondaki bazı isimleri de öyle korumamız gerek. Teşvikiye, tarihten gelen bir isim.. Öyle bir günde, fazla düşünülmeden, paldır küldür değiştirilecek şey değil.
Ölen her başarılı iş adamının adını bu kentin bir tarihi caddesine versek, İstanbul'da tarih kalmaz.
İnsanlara olan sevgi ve saygımızı, kentlerimize de göstermemiz gerek.. Üzeyir Garih adını yaşatmakta ne kadar titizsek, Teşvikiye adını korumakta da o kadar özenli olmamız gerekir.
Şişli Belediyesi bu aceleye getirilmiş, biraz şov kokan kararını ikinci kez düşünür dilerim, deyip, devam edelim..
Artık sigara izmaritlerinden temizlenmiş kapımızdan içeri girince, elektronik güvenlik kontrolü karşınıza çıkar. Günümüzde şart.. Orayı geçince, sağda resepsiyon var. Konuksanız önce buraya uğrayacaksınız. Sabah'ta çalışıyorsanız, doğru sola.. Gene elektronik turnikelere..
Gazetede herkesin, bir zincir kolyeye asılmış kimliği var. Bu kimlik iki işe yarar.. Birincisi sizi tanıtır..
"Hıncal Uluç/Yazar"
Yüzlerce insanın çalıştığı kurumlarda bu güzel ve yararlı bir uygulamadır. Karşınıza çıkan kişinin, hem sizden biri olduğunu, hem de adını ve işini öğrenirsiniz.. Raslantılar arttıkça, onu tanımaya da başlarsınız..
Gazetelerin 15-20 kişi ile çıktığı "Güzel" günlerde herkes birbirini adı ile hitap edecek kadar yakından tanırdı. Şimdi çok özel bir hafızanız yoksa, on yıl ayni çatı altında yaşadığınız meslekdaşınızın adını bilmeyebilirsiniz. İşte boyna asılan tanıtma kartlarının, çok önemli ve çok yararlı işlevi bu..
İkinci işlev de sizi, elektronik turnikeden geçirmesi. Turnikedeki elektronik göz sizin kartınızdaki şifreli bilgileri okumadan dönmez ve yol vermez.
Şimdi turnikeye doğru yürüyorum.. Önümde giden turnikelere yaklaşınca, aniden dönüyor ve poposunu demirlere yaslıyor..
Yok canım fenalık falan geçirdiği yok..
Boyna asılsın diye, kolyeye takılıp verilmiş kimliği, popo cebinde taşıyor, kimse görmesin diye.. Kızlar popolarını değil, çantalarını basıyor genelde.. Onların ki de çantalarında çünkü..
Casus mu?.. Yoksa adından mı utanıyor.. Tanınmak mı istemiyor?.. Niye?..
Sabah onu gördüğümde "Bu da kim yahu" diye aval aval bakacağıma "Günaydın Ahmet.. Günaydın Ayşe" desem fena mı olur?..
Her sabah karşılaşa, karşılaşa adını da öğrensem, gazete dışında rastladığımda o bana "Hıncal Ağbi" derken, ben de ona adı ile hitap edebilsem..
Niye utanır, niye taşımazlar kimliklerini göğüslerinde bir ruh hekiminin araştırması gerek.. Ben yorum yapamıyorum..
Turnikeleri geçince asansör holüne geliyorsunuz.. Eski binada bu lüks yoktu, yenisinde var.. En sağdaki asansör patronaj katına ayrılmış. Ekspres.. Doğru altıncı kata.. Bu katta 10 kişi ya var, ya yok.. Özel asansörlü.. Geri kalan 5 katta, bütün servisleri ile gazetede çalışan yüzlerce kişi var.. Onlar bazan dakikalar boyu asansör beklemek zorundalar..
Bir asansör bomboş dururken, öteki asansörleri uzun uzun beklemek insanı fena halde üzüyor.. Tek parti devrinde alay ve karikatür konusu Mebus Kompartmanları vardı, Ankara- İstanbul trenlerinde, boş gidip boş gelen.. Şimdi mebuslar artık trene binmiyorlar.. Mebus kompartmanlarının yerini mebus asansörleri almış, demek ki..
Bedii Faik Usta ile sohbet ediyorduk, geçenlerde Ertekin'de..
"Her türlü kurumda, patronların asansörlerini ayırmaları çok büyük yanlıştır" dedi..
"Çalışan zaman zaman patronu ile yakın olmak ister.. Onu görmek, gözlerinin içine bakmak, belki de iki laf etmek ister.. İşte bunu sağlayan yerdir, asansör. Öte yandan patron da bu kısa asansör yolculuğu sırasında işçisini görür, haline bakar, moraline bakar, gerekirse bir iki dostluk yakınlık lafı eder. Bu tahmin edilmez bir sıcaklık yaratır" diye anlattı.. Sonra bağladı..
"'Önce ekmekler bozuldu' derler ya.. Yönetim ile çalışanın arasının açılması da asansörün ayrılması ile başlar.."
Günlerce düşündüm, Bedii Ağabeyin sözlerini.. O asansörlere, uzun zaman işçi, bir o kadar da patron olarak binmiş. İki yanı da biliyor, öyle konuşuyor.. Ve sonunda baktımki, Bedii Ağabey haklı..
Dilerim bizim yönetim de, o en sağda bir asansörü boş bekletme lüksünden günün birinde vazgeçer..
Gazeteler kurumlaştıkça, geliştikçe, kalabalıklaştıkça, insanlar birbirlerinden uzaklaşır, birbirlerini tanımaz oldu.. Oysa gazetecilik en büyük ekip oyunu.. Takım ruhunu sağlamazsanız, ekip olamazsınız.. Kaptan adınızı bilmez, sizinle ayni asansöre binmezse, nasıl ekip olursunuz?.
Nihayet asansör gelirse binersiniz ve bakarsınız, o yaka kartını taşımaktan utanan hanım kızın iki elinde iki kızgın kahve.. Daracık asansör, zaten üstüste gidiyorsunuz.. Yani bir elektrik kesilse, bir sarsıntı olsa, o iki kızgın kahve ile haşlanıp, birinci derece yanıkla en yakın hastaneye koşacaksınız.. Olacak şey mi?.. İlle o bombayı taşımak zorunda iseniz, intihar komandosu gibi asansöre bineceğine, bizahmet iki adım merdivenden çıksan olmaz mı?.. Poponu küçültmek için, jimnastik kulüplerinde, milyonlarca lira step kursuna gidiyorsun.. İşte sana doğal step.. Merdiven.. Hem de bedava.. İnsene, çıksana..
Asansör ara katlardan birinde duruyor.. Birisi biniyor.. Yüzü size dönük.. Biner binmez, hemen hareketlenip, ters dönüyor.. Kapıya doğru.. Siz on santim önünüzdeki sırta bakıyorsunuz..
Amerikalının biri kitap yazmıştı, bu asansör davranışları üzerine.. Niye yüz yüze bakmaz da, sırtımızı döneriz diye başlayan kişilik analizleri yapmıştı.. Okuduğumdan bu yana, asansörde kimseye sırtımı dönmemeye çalışıyorum.. Yarım dakika da olsa, insanlarla yüz yüze, göz göze olmak, birbirlerinin gözünün içine bakarak gülümsemek, sadece kendine güvenin işareti değil, bir sinerjinin de kaynağı.. Herkesten ve herşeyden saklanan (Kimlik kartını saklamayı da hatırlayın) içine kapanık, çekingen, kırılgan biri olacağınıza, bir tebessüm, bir selam, belki bir iki dostluk sözü, cümlesi ile, içiniz bir başka ısınsa, neler kazanırsınız, farkında değilsiniz.. Belki de kendinizi hiç iyi hissetmeden başladığınız bu gün, asansörde yaşanan sıcaklıkla birden iyileşmeye başlayabilir.. Belki o içine kapanık, o saklanan, o kalabalık içinde yapayalnız hayatınızın pencerelerini, yaşama alabildiğince açabileceksiniz.
Dostlarım,
Tespih böceği gibi kendi içinizde bükülerek saklanmaya çalışmayın.. Saklanamadığınız gibi, direncinizi de yitirir, bir fiske ile yuvarlanır gidersiniz.. Mücadele şansınız da kalmaz..
Saklanmayın.. Kendinizi yüzlerce kişi içinde yalnız yaşamaya mahkum etmeyin. Çağımız iletişim çağı.. Unutmayın.. Konuşmak şart değil.. Bir tebessüm bile bir iletişim kaynağıdır. Size yalnız olmadığınızı, etrafınızda dostlarınızın bulunduğunu hatırlatır..
Bırakın insanlar sizi tanısın.. Bırakın insanlar adınızı öğrensin.. Bırakın insanlar gözlerinizin içine baksınlar, siz de onların gözlerinin içine bakarken.
En önemlisi..
Bırakın insanlar size gülümsesinler.. Siz onlara gülümserken..
İnsanoğlu "Uzayda yalnız mıyız" sorusuna yanıt ararken, kendinizi dünyanızda, kentiniz, mahalleniz, eviniz, işinizde yalnızlığa mahkum etmeyin..