|
İLKER SARIER YAZIYOR 99 Parça İstanbul
Uzun süreçlere yayılan envai çeşit yazı uğraşlarından sonra bugün,
medyamızın içinde usul usul ağlarını örmekte olan kaderin bir seçimi
olarak kendimi "Sabah"ın sanal ortama taşınan yayın organında
buluverdim.
Yegane dileğim, televizyon ve gazete yorumculuğundan sonra ansızın
karşıma çıkıveren bu "internet yorumculuğunun", ortak ufkumuza olumlu
katkılarda bulunmasıdır.
Kendimi tanıtmayı gereksiz buluyorum.
Tanıyan tanıyor; ilgilenenler de zamanla tanıyacaktır.
Bugünkü ilk yazımıza, toplumu çılgınca sarmış bulunan ekonomik krizin
yarattığı tahribatı gösteren izlenimlerle başlayalım.
İŞSİZLİKTEN ÇILDIRMAK
Nişantaşı'ndaki şarküterinde bir kadının kilosu 70 milyon liraya
Fransız peyniri satın aldığı saatlerde, Galata Köprüsü'nde saf tutmuş
bir tabur emekli istavrit yakalamaya çalışıyor; Sultanahmet'te ise
yüzlerce turistik mağaza sahibi dükkanına iki keklik turist girsin
diye beklerken, 20 milyar dolarlık Laleli piyasası, işsizlikten
çıldırmamak için dükkanların önünde koro halinde ayçiçeği çıtlatıyor.
Alışveriş etmek için girmeye kalksam, ayağımdaki pantolonu da
kaybedeceğim lüks bir şarküterinin önünde durdum birkaç saniye.
Şöyle usulca girip, kahvaltılıkların fiyatlarına baksam, diyorum.
Girsem de, memur maaşlarının 200 milyon lira civarında dolaştığı şu
memlekette, demokrasi memokrasi bir yana, hangi insancıklar, hangi
kazançlarla bu gıda maddelerini satın alabiliyorlar, şöyle bir
tarassut etsem!..
Bütün cesaretimi toplayıp kararımı veriyorum ve süzülüyorum içeri.
Gerçi; şu malum kriz nedeniyle dükkan ağzına kadar müşteri dolu değil
ama yine de şık giyimli birkaç hanımefendi, ondan bundan satın
almakta.
İlginç görünüşlü, salamlardan, peynirlerden sardırmakta usul usul.
Etiketlere bakacak oldum, haliyle, benim değil, sizlerin namı
hesabına.
Tabii ki, sinirlerinizi bozmak için yazmıyorum, sırf bilginiz olsun
da, bir gün kazayla mazayla buralardan alışveriş etmeye kalkacak
olursanız, haberiniz olsun için yazıyorum.
BAŞKA BİR DÜNYA
Bir Fransız peyniri gördüm aha şu gözlerimle, kilosu tamı tamına 70
milyon lira idi. İsimlerini yazması güç bazı peynirler ise 40 milyon
lira civarında.
Sucuklar, salamlar ise başka bir dünya.
Avusturya salamı 36 milyon lira, İtalyan salamı 38 milyon, İsviçre
salamı 40 milyon lira.
Fakat şimdi kalkıp da, Bab-ı Ali'nin 40 yıllık yavesine sarılıp "Ulan
kim yiyor bu peynirleri, salamları" diye zenginliğe karakucak
girişecek; "Zavallı bir memur, böyle bir şarküteriden bir haftalık
kahvaltılık almak için, 15 gün çalışmak zorunda, bir işçi ise bir
kilo Fransız peyniri için, bir hafta ter dökmek zorunda" türünden
angut yakıştırmalara yaslanacak değilim.
Oldum olası hazzetmem öyle kıyaslamalardan, çünkü, "her Türk her ne
kadar asker doğarsa" da, her işçi ve dahi memur, Fransız peyniri
yemek zorunda değildir.
Mantığı yoktur, durup dururken Franız peyniri yemenin.
Bazı hallerde, Fransız peynirine, fransız kalmanın faydası bile
vardır.
Neticede, son derece mantıklı bir savunma mekanizması geliştirip,
"Önemli olan, anlı ve şanlı memurlarımızın kendi öz peynirimizi hiç
olmazsa rahatça yiyebiliyor olmasıdır" şeklinde çarpıcı sosyolojik
bir tespitle, şarküteriden çıktım.
Çünkü bu tür etiketler, cepte paran yoksa eğer, türlü çeşit
psikolojik bozukluklara sebep olabilir.
NİŞANTAŞ'TAN KARAKÖY'E
Nişantaşı'dan Karaköy'e, oradan da yeni Galata Köprüsü'ne uzanıyorum.
Hani, inşa edildiğinden beri "onarımı" bir türlü bitmeyen şu yeni
Galata Köprüsü'ne yürüyorum.
Köprünün iki yanında, şöyle kafayı birazcık uzatıp denize bakmak için
bir omuzluk yer bile yok. Köprü, tamamen zapt edilmiş durumda,
denizden balık bekleyen vatandaşlar tarafından.
Önce izliyorum.
İzlerken de, bir gün önce bizim evde çıkan hırı anımsıyorum.
Hanım tutturmuş balık yiyelim diye.
Yiyelim, yemesine de, "sen bir restoranda balık yemenin faturasını
biliyor musun?" diyecek oldum.
Düşünür gibi yapınca, bastırdım.
Bir sürü "kriz edebiyatı"ndan sonra, "Oğlanın, üniversite taksidini,
balığa yatıralım diyorsan, ona karışmam", diye kestim attım.
Kadın milleti tutturdu mu tutturur, "Öyleyse evde yeriz, ben bu akşam
balık alacağım" dedi.
Teslim oldum ama içimden de "inşallah balıkçıyla karakolluk olmaz"
diye dua ediyorum.
Baktım akşam sofrada iki levrek var.
Çenemi tutamayıp, "Kaç para verdin bunlara" diyecek oldum.
16 milyon lira bastırmış, kilosu 12 milyon üzerinden.
Hadi yemeğimiz rezil olmasın diye sustum. Kocakarılar gibi içimden
söyleniyorum.
"Balina mı lan bu, topu topu bir levrek, nasıl oluyor da kilosu 12
milyon lira oluyor? Yoksa balıkçı tayfası, Allah'ın denizine fatura
kesmeye mi başladı, yoksa bu levreklere, özel hayat sigortası mı
yaptırılıyor?"
Sonradan ayıp söylemesi levreği yerken, içini dikkatle
araştırmaktayım, bu kadar pahalı olduğuna göre içinden inci minci
çıkabilir umuduyla.
EVDEN KAÇANLAR
Galata Köprüsü'nde balık tutanlar, iki ana kategoriye ayrılıyor.
Bunlara, Boğaz boyunca balık avlayan binlerce vatandaşı da
ekleyebilirsiniz.
Büyük çoğunluk tabii ki, ekonomik sebeplerle balık avlıyor. Bunların
çoğu da artık emekli olmuş insanlarımız.
İki kilo balığa bir ayakkabı parası yatırma imkanı bulunmayan
insanlar.
Amatör balıkçılarımızın küçük bir kısmı da, tuttuğu balığı eşe dosta
makul bir fiyatla satarak, küçük bir gelir kovalamaktalar..
Kuşkusuz "balıkçı" emeklilerimizin arasında, evdeki dırdırdan kaçmak
için kendisine böyle bir hobi uydurmuş olanlar da azınlıkta değil.
Hatta bankacılıktan emekli bir beyfendi bunu şöyle anlatacak kadar
şakacıydı:
"Bu işe, bir arkadaşımın tavsiyesiyle girdim. Neredeyse haftanın her
günü erkenden soluğu deniz kıyısında alıyorum. Ne dırdır kaldı, ne
kriz muhabbeti, ne de çarşı ve ev işleri. Bütün gün burada başımı
dinliyorum. İnan ki, balık çok geldiği zaman sıkılıyorum, erkenden
eve gitmek zorunda kaldığım için."
Galata sakinlerinin en büyük üzüntüsü, İstavritten pek başka bir
balığın o semtlere uğramaması.
"Ege'nin levreği" diyorlar, "yolunu şaşırıp birazcık buralara uğrasa,
ne olurdu sanki!.."
OTOPARK SENDROMU
Galata'dan yukarıya ilerliyorum, arabayla.
Hava sıcak.
Bir yere bırakabilirsem arabayı, inip dolaşacağım.
Fakat ne mümkün!..
Eminönü, Sirkeci, Cağaloğlu ve Beyazıt mıntıkasında bir otomobili
parketmek imkansız.
Buralara otomobille girmeyeceksin, zaten girsen de çıkamazsın.
Otobüsler, tramvaylar zınga zınk, yapış yapış. Bir gün bunlara binip,
yazacağım, merak etmeyin.
Ama şimdi otomobili ne yapacağım orası önemli.
Gelişigüzel bir yere bırakamam, bıraksam bir daha bulamam.
Hırsızlıktan değil, her gördüğü otomobili kaldırıp götüren "çekici
mafyasından!" dolayı.
"Çekici mafyası" diyorum, çünkü bu sektör tıpkı bir mafya gibi
çalışıyor.
Görünüşe bakarsanız, bunlar trafik ile koordineli ve vilayetten
izinli çalışıyorlar ama maksatları trafiği düzende tutmak değil,
"para toplamak!"
Arabayı kaptırdın mı yandın. Nerede olduğunu buluncaya kadar
göbeğinin çatlaması bir yana, cezalar anasının nikahı!
Yukarıda anlattığım gibi, vallahi bir kilo Fransız peynini alıp
afiyetle yemek daha ucuza gelir!
Neyse ki, Cağaloğlu hengamesinde kuytu bir yer bulup bıraktım, otoyu.
Başladım yürümeye Laleli'ye doğru.
MANKENLER İSTİLA ETMİŞ
Dükkanlar boş!..
Ayakçılar, taşıyıcılar, tezgahtarlar dükkanların önünde kah oturmuş
kah ayakta bir gelen giden olur mu acep diye sokaklar boyunca ufka
bakıyorlar.
Heyhat, ne gelen var ne giden!..
Bir zamanlar milyar milyar dolarlık iş yapan Laleli piyasası, İkinci
dünya harbinden çıkmış Berlin'i andırıyor. Bir farkla ki, harabeye
dönmüş binaları eksik.
Binalar yerinde ama yürekler harabe!
İşbu sebeple Laleli esnafı kendini ay çekirdeğine vermiş, herkesin
elinde bir avuç çekirdek, çıt çıt çıtlatmaktalar.
Çekirdek yemekle meşgul oldukları için, ne Makedonya maçını
konuşuyorlar, ne de Tantan'ın istifasını.
Müşteri kaçmış, alışveriş tükenmiş, ne yapsın krizi, ne yapsın
demokrasi tartışmasını ve ne yapsın RTÜK yasasını Lalali ahalisi?..
Bir memlekette ticaret durmuşsa, hiçbir şey yürümez ki!
Birkaç esnafla ayaküstü sohbet yapacak oldum!..
"Nasıl işleriniz" gibisinden.
"Caddeye bak, caddeden bir şey anlamazsan, dükkanlardan içeriye bak
abi" dediler.
Dükkanlar imanına kadar mal dolu.
Sokaklar ise, üzerine türlü türlü esvap giydirilmiş mankenlerle dolu.
Canlı değil tabii, yapma mankenler.
ÇEKİRDEK SALGINI
Fakat hiç kımıldamadan duran bu mankenlerle, yine dükkanların önünde
dikilen Laleli esnafı arasında tek bir fark var...
Esnaf çıtır çıtır çekirdek yiyebiliyor!..
Birine "ne bu çekirdek salgını" diyecek oldum.
"Çıldırmamak için" dedi.
Türkiye ekonomisine, yılda 30 miyar dolar civarında bir likit
pompalayan Laleli müşterisini neyin kaçırdığını, tam olarak kimsenin
tarif edemeyeceği ortada.
Ama iki faktör biraz daha öne çıkıyor.
Birincisi, devletin resmi organlarının, bu alışverişin değerini
keşfedip, önünü açmaması, açamaması.
Tam tersi, buraya alışverişe gelen "Slav kökenli" turistlere hoyrat
davranılması.
Rahatlıkla denilebilir ki, pervasızca yaratılmış bir "Nataşa
Edebiyatı" bizim 30 milyar dolarlık ekmeğimize kan doğramıştır.
Tabii, yaklaşık 10 yıla dayanan bu süreçte, sevgili halkımızın olaya
yaklaşımı da ne yazık ki bu sonucun doğmasına ön ayak oldu.
İstanbul'un eli kadın eline değmemiş "abezan bölükleri", sosyalist
duvarların yıkılmasıyla soluğu Türkiye'de alan bu insanların
niyetlerine hiç bir ayrım koymaksızın, "seks arzularının" peşine
yazıldı ve adı geçen havali, akşam saat 8.00'den sonra bir "açık hava
kerhanesi" muamelesi görmeye başladı.
Sekse aç kara bıyıklılar, beyaz çoraplılar ve altın künyeliler,
Kuzeydoğu'den binbir zahmetle İstanbul'a gelip, 5-10 bin dolarlıklık
bir alışverişle, kendisine 200-300 dolarlık bir gelir sağlamaya
çalışan, mavi gözlü, sarı saçlı ve bebek yüzlü kadını, fuhuş
sektörüne "amele" yapmak için, her türlü fırdöndüyü çevirdi.
Böylece dünyada belki de ilk kez bir ülke, kendisiyle alışveriş
yapmaya gelen insanları, korkutup kaçırarak, altın yumurtlayan bir
tavuğu kesmiş oldu.
Ya da görgüsüz horozlar gibi, altın yumurtlayan bu tavuğun tepesine
tünemeye kalkarak, ülkesine ihanet etti.
İki saatlik bir Laleli gezisinden sonra Cağaloğlu'na dönerken,
arabamı yerinde bulabilecek miyim diye kalbim küt küt atıyordu.
Buldum. Yerinde duruyordu.
Heyhat, çekici mafyası, kimbilir kaç kişinin canını yakarken, benim
arabaya sıra gelmemişti.
|