kapat
29.08.2001
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Editör
Günün İçinden
Politika
Ekonomi

banner
Dünyadan
Spor

www.limasollu.com
Magazin
Astroloji

Para Durumu
Hava Durumu

Bizim City
Sizinkiler

GREENCARD
Sarı Sayfalar
İstanbul

Cumartesi Eki
Pazar Eki

Künye
E-Posta
Reklam
Arşiv

A T V

Win-Türkçe
ASCII

 

İLKER SARIER YAZIYOR

99 Parça İstanbul


Uzun süreçlere yayılan envai çeşit yazı uğraşlarından sonra bugün, medyamızın içinde usul usul ağlarını örmekte olan kaderin bir seçimi olarak kendimi "Sabah"ın sanal ortama taşınan yayın organında buluverdim.

Yegane dileğim, televizyon ve gazete yorumculuğundan sonra ansızın karşıma çıkıveren bu "internet yorumculuğunun", ortak ufkumuza olumlu katkılarda bulunmasıdır.

Kendimi tanıtmayı gereksiz buluyorum.

Tanıyan tanıyor; ilgilenenler de zamanla tanıyacaktır.

Bugünkü ilk yazımıza, toplumu çılgınca sarmış bulunan ekonomik krizin yarattığı tahribatı gösteren izlenimlerle başlayalım.

İŞSİZLİKTEN ÇILDIRMAK
Nişantaşı'ndaki şarküterinde bir kadının kilosu 70 milyon liraya Fransız peyniri satın aldığı saatlerde, Galata Köprüsü'nde saf tutmuş bir tabur emekli istavrit yakalamaya çalışıyor; Sultanahmet'te ise yüzlerce turistik mağaza sahibi dükkanına iki keklik turist girsin diye beklerken, 20 milyar dolarlık Laleli piyasası, işsizlikten çıldırmamak için dükkanların önünde koro halinde ayçiçeği çıtlatıyor.

Alışveriş etmek için girmeye kalksam, ayağımdaki pantolonu da kaybedeceğim lüks bir şarküterinin önünde durdum birkaç saniye.

Şöyle usulca girip, kahvaltılıkların fiyatlarına baksam, diyorum.

Girsem de, memur maaşlarının 200 milyon lira civarında dolaştığı şu memlekette, demokrasi memokrasi bir yana, hangi insancıklar, hangi kazançlarla bu gıda maddelerini satın alabiliyorlar, şöyle bir tarassut etsem!..

Bütün cesaretimi toplayıp kararımı veriyorum ve süzülüyorum içeri.

Gerçi; şu malum kriz nedeniyle dükkan ağzına kadar müşteri dolu değil ama yine de şık giyimli birkaç hanımefendi, ondan bundan satın almakta.

İlginç görünüşlü, salamlardan, peynirlerden sardırmakta usul usul.

Etiketlere bakacak oldum, haliyle, benim değil, sizlerin namı hesabına.

Tabii ki, sinirlerinizi bozmak için yazmıyorum, sırf bilginiz olsun da, bir gün kazayla mazayla buralardan alışveriş etmeye kalkacak olursanız, haberiniz olsun için yazıyorum.

BAŞKA BİR DÜNYA
Bir Fransız peyniri gördüm aha şu gözlerimle, kilosu tamı tamına 70 milyon lira idi. İsimlerini yazması güç bazı peynirler ise 40 milyon lira civarında.

Sucuklar, salamlar ise başka bir dünya.

Avusturya salamı 36 milyon lira, İtalyan salamı 38 milyon, İsviçre salamı 40 milyon lira.

Fakat şimdi kalkıp da, Bab-ı Ali'nin 40 yıllık yavesine sarılıp "Ulan kim yiyor bu peynirleri, salamları" diye zenginliğe karakucak girişecek; "Zavallı bir memur, böyle bir şarküteriden bir haftalık kahvaltılık almak için, 15 gün çalışmak zorunda, bir işçi ise bir kilo Fransız peyniri için, bir hafta ter dökmek zorunda" türünden angut yakıştırmalara yaslanacak değilim.

Oldum olası hazzetmem öyle kıyaslamalardan, çünkü, "her Türk her ne kadar asker doğarsa" da, her işçi ve dahi memur, Fransız peyniri yemek zorunda değildir.

Mantığı yoktur, durup dururken Franız peyniri yemenin.

Bazı hallerde, Fransız peynirine, fransız kalmanın faydası bile vardır.

Neticede, son derece mantıklı bir savunma mekanizması geliştirip, "Önemli olan, anlı ve şanlı memurlarımızın kendi öz peynirimizi hiç olmazsa rahatça yiyebiliyor olmasıdır" şeklinde çarpıcı sosyolojik bir tespitle, şarküteriden çıktım.

Çünkü bu tür etiketler, cepte paran yoksa eğer, türlü çeşit psikolojik bozukluklara sebep olabilir.

NİŞANTAŞ'TAN KARAKÖY'E
Nişantaşı'dan Karaköy'e, oradan da yeni Galata Köprüsü'ne uzanıyorum.

Hani, inşa edildiğinden beri "onarımı" bir türlü bitmeyen şu yeni Galata Köprüsü'ne yürüyorum.

Köprünün iki yanında, şöyle kafayı birazcık uzatıp denize bakmak için bir omuzluk yer bile yok. Köprü, tamamen zapt edilmiş durumda, denizden balık bekleyen vatandaşlar tarafından.

Önce izliyorum.

İzlerken de, bir gün önce bizim evde çıkan hırı anımsıyorum.

Hanım tutturmuş balık yiyelim diye.

Yiyelim, yemesine de, "sen bir restoranda balık yemenin faturasını biliyor musun?" diyecek oldum.

Düşünür gibi yapınca, bastırdım.

Bir sürü "kriz edebiyatı"ndan sonra, "Oğlanın, üniversite taksidini, balığa yatıralım diyorsan, ona karışmam", diye kestim attım.

Kadın milleti tutturdu mu tutturur, "Öyleyse evde yeriz, ben bu akşam balık alacağım" dedi.

Teslim oldum ama içimden de "inşallah balıkçıyla karakolluk olmaz" diye dua ediyorum.

Baktım akşam sofrada iki levrek var.

Çenemi tutamayıp, "Kaç para verdin bunlara" diyecek oldum.

16 milyon lira bastırmış, kilosu 12 milyon üzerinden.

Hadi yemeğimiz rezil olmasın diye sustum. Kocakarılar gibi içimden söyleniyorum.

"Balina mı lan bu, topu topu bir levrek, nasıl oluyor da kilosu 12 milyon lira oluyor? Yoksa balıkçı tayfası, Allah'ın denizine fatura kesmeye mi başladı, yoksa bu levreklere, özel hayat sigortası mı yaptırılıyor?"

Sonradan ayıp söylemesi levreği yerken, içini dikkatle araştırmaktayım, bu kadar pahalı olduğuna göre içinden inci minci çıkabilir umuduyla.

EVDEN KAÇANLAR
Galata Köprüsü'nde balık tutanlar, iki ana kategoriye ayrılıyor.

Bunlara, Boğaz boyunca balık avlayan binlerce vatandaşı da ekleyebilirsiniz.

Büyük çoğunluk tabii ki, ekonomik sebeplerle balık avlıyor. Bunların çoğu da artık emekli olmuş insanlarımız.

İki kilo balığa bir ayakkabı parası yatırma imkanı bulunmayan insanlar.

Amatör balıkçılarımızın küçük bir kısmı da, tuttuğu balığı eşe dosta makul bir fiyatla satarak, küçük bir gelir kovalamaktalar..

Kuşkusuz "balıkçı" emeklilerimizin arasında, evdeki dırdırdan kaçmak için kendisine böyle bir hobi uydurmuş olanlar da azınlıkta değil.

Hatta bankacılıktan emekli bir beyfendi bunu şöyle anlatacak kadar şakacıydı:

"Bu işe, bir arkadaşımın tavsiyesiyle girdim. Neredeyse haftanın her günü erkenden soluğu deniz kıyısında alıyorum. Ne dırdır kaldı, ne kriz muhabbeti, ne de çarşı ve ev işleri. Bütün gün burada başımı dinliyorum. İnan ki, balık çok geldiği zaman sıkılıyorum, erkenden eve gitmek zorunda kaldığım için."

Galata sakinlerinin en büyük üzüntüsü, İstavritten pek başka bir balığın o semtlere uğramaması.

"Ege'nin levreği" diyorlar, "yolunu şaşırıp birazcık buralara uğrasa, ne olurdu sanki!.."

OTOPARK SENDROMU
Galata'dan yukarıya ilerliyorum, arabayla.

Hava sıcak.

Bir yere bırakabilirsem arabayı, inip dolaşacağım.

Fakat ne mümkün!..

Eminönü, Sirkeci, Cağaloğlu ve Beyazıt mıntıkasında bir otomobili parketmek imkansız.

Buralara otomobille girmeyeceksin, zaten girsen de çıkamazsın.

Otobüsler, tramvaylar zınga zınk, yapış yapış. Bir gün bunlara binip,

yazacağım, merak etmeyin.

Ama şimdi otomobili ne yapacağım orası önemli.

Gelişigüzel bir yere bırakamam, bıraksam bir daha bulamam.

Hırsızlıktan değil, her gördüğü otomobili kaldırıp götüren "çekici mafyasından!" dolayı.

"Çekici mafyası" diyorum, çünkü bu sektör tıpkı bir mafya gibi çalışıyor.

Görünüşe bakarsanız, bunlar trafik ile koordineli ve vilayetten izinli çalışıyorlar ama maksatları trafiği düzende tutmak değil, "para toplamak!"

Arabayı kaptırdın mı yandın. Nerede olduğunu buluncaya kadar göbeğinin çatlaması bir yana, cezalar anasının nikahı!

Yukarıda anlattığım gibi, vallahi bir kilo Fransız peynini alıp afiyetle yemek daha ucuza gelir!

Neyse ki, Cağaloğlu hengamesinde kuytu bir yer bulup bıraktım, otoyu.

Başladım yürümeye Laleli'ye doğru.

MANKENLER İSTİLA ETMİŞ
Dükkanlar boş!..

Ayakçılar, taşıyıcılar, tezgahtarlar dükkanların önünde kah oturmuş kah ayakta bir gelen giden olur mu acep diye sokaklar boyunca ufka bakıyorlar.

Heyhat, ne gelen var ne giden!..

Bir zamanlar milyar milyar dolarlık iş yapan Laleli piyasası, İkinci dünya harbinden çıkmış Berlin'i andırıyor. Bir farkla ki, harabeye dönmüş binaları eksik.

Binalar yerinde ama yürekler harabe!

İşbu sebeple Laleli esnafı kendini ay çekirdeğine vermiş, herkesin elinde bir avuç çekirdek, çıt çıt çıtlatmaktalar.

Çekirdek yemekle meşgul oldukları için, ne Makedonya maçını konuşuyorlar, ne de Tantan'ın istifasını.

Müşteri kaçmış, alışveriş tükenmiş, ne yapsın krizi, ne yapsın demokrasi tartışmasını ve ne yapsın RTÜK yasasını Lalali ahalisi?..

Bir memlekette ticaret durmuşsa, hiçbir şey yürümez ki!

Birkaç esnafla ayaküstü sohbet yapacak oldum!..

"Nasıl işleriniz" gibisinden.

"Caddeye bak, caddeden bir şey anlamazsan, dükkanlardan içeriye bak abi" dediler.

Dükkanlar imanına kadar mal dolu.

Sokaklar ise, üzerine türlü türlü esvap giydirilmiş mankenlerle dolu.

Canlı değil tabii, yapma mankenler.

ÇEKİRDEK SALGINI
Fakat hiç kımıldamadan duran bu mankenlerle, yine dükkanların önünde dikilen Laleli esnafı arasında tek bir fark var...

Esnaf çıtır çıtır çekirdek yiyebiliyor!..

Birine "ne bu çekirdek salgını" diyecek oldum.

"Çıldırmamak için" dedi.

Türkiye ekonomisine, yılda 30 miyar dolar civarında bir likit pompalayan Laleli müşterisini neyin kaçırdığını, tam olarak kimsenin tarif edemeyeceği ortada.

Ama iki faktör biraz daha öne çıkıyor.

Birincisi, devletin resmi organlarının, bu alışverişin değerini keşfedip, önünü açmaması, açamaması.

Tam tersi, buraya alışverişe gelen "Slav kökenli" turistlere hoyrat davranılması.

Rahatlıkla denilebilir ki, pervasızca yaratılmış bir "Nataşa Edebiyatı" bizim 30 milyar dolarlık ekmeğimize kan doğramıştır.

Tabii, yaklaşık 10 yıla dayanan bu süreçte, sevgili halkımızın olaya yaklaşımı da ne yazık ki bu sonucun doğmasına ön ayak oldu.

İstanbul'un eli kadın eline değmemiş "abezan bölükleri", sosyalist duvarların yıkılmasıyla soluğu Türkiye'de alan bu insanların niyetlerine hiç bir ayrım koymaksızın, "seks arzularının" peşine yazıldı ve adı geçen havali, akşam saat 8.00'den sonra bir "açık hava kerhanesi" muamelesi görmeye başladı.

Sekse aç kara bıyıklılar, beyaz çoraplılar ve altın künyeliler, Kuzeydoğu'den binbir zahmetle İstanbul'a gelip, 5-10 bin dolarlıklık bir alışverişle, kendisine 200-300 dolarlık bir gelir sağlamaya çalışan, mavi gözlü, sarı saçlı ve bebek yüzlü kadını, fuhuş sektörüne "amele" yapmak için, her türlü fırdöndüyü çevirdi.

Böylece dünyada belki de ilk kez bir ülke, kendisiyle alışveriş yapmaya gelen insanları, korkutup kaçırarak, altın yumurtlayan bir tavuğu kesmiş oldu.

Ya da görgüsüz horozlar gibi, altın yumurtlayan bu tavuğun tepesine tünemeye kalkarak, ülkesine ihanet etti.

İki saatlik bir Laleli gezisinden sonra Cağaloğlu'na dönerken, arabamı yerinde bulabilecek miyim diye kalbim küt küt atıyordu.

Buldum. Yerinde duruyordu.

Heyhat, çekici mafyası, kimbilir kaç kişinin canını yakarken, benim arabaya sıra gelmemişti.

www.superbahis.com

Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır