Üzeyir Garih'in öldürülmesi, hemen herkesin onun hakkında
bildiklerini ortaya dökmesine yol açtı... Sonunda Musevi işadamının
İslamla ve İslami çevrelerle son derece ilginç ilişkileri olduğunu
gösterdi.
"İlişki" derken Garih'in sosyal ve siyasal (örneğin Refah Partisi'nin
denenmesi için bir fırsat verilmesi gerektiğini askerlere söylemesi
ya da Fethullah Gülen ile mektuplaşması) bağlantılarını
kastetmiyorum. Onlar zaten az çok yazılıp çizilmişti.
Cinayet olayın 'sıcak' tarafı... Saygın bir işadamı öldürülmüşse
tabii ki tüm ilgi o tarafa yönelecek. Ancak işin bir de 'soğuk' yanı
var: Nasıl olur da Musevi bir işadamının cebinden Müslüman duası
çıkabilir? Nasıl olur da bir Musevi, Nakşi Şeyhi'nin kabrini ziyaret
eder? Olay soğumaya başladığında, acılar biraz olsun küllendiğinde
işte tam da bunları tartışmalıyız.
Tartışmalıyız çünkü başka türlü 'kendimizi' tanıyamayız... Kendimizi;
yani Türkiye toplumunu...
Eğer tartışmazsak, rakı ile oruç bozan bir adamın inanç dünyasına
giremeyiz... Eğer tartışmazsak, Katolik kilisesinde mum dikerek
adakta bulunan Müslüman kadınları anlayamayız...
Eğer tartışmazsak, bir işe 'Bismillah' diyerek koyulan ateistin
ruhunu kavrayamayız...
'Üzeyir Garih Olayı' bize, bir kez daha, sadece 'etnik' açıdan değil
'inanç' açısından da toplumumuzun bir "mozaik" olduğunu gösterdi.
"Tek millet" ya da "Tek inanç" propagandası yapanların hayal
gördüklerini, gerçeği çarpıttıklarını ve asıl emellerinin kendi
iktidarlarını pekiştirmek olduğunu ortaya koydu.
Ah keşke bu gerçekleri öğrenmek ve kabullenmek bu kadar pahalıya
patmasaydı...